<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-2275484129854985196</id><updated>2011-07-28T13:19:31.139-07:00</updated><category term='ihsan oktay anar'/><title type='text'>hemzemin</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://hemzeminster.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hemzeminster.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>hemzemin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15770574307603739069</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>13</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2275484129854985196.post-2167279903043950770</id><published>2009-09-06T00:03:00.000-07:00</published><updated>2009-12-05T13:10:33.341-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ihsan oktay anar'/><title type='text'>Exit</title><content type='html'>Bulgurcubaşı Kılbaz Regaip Efendi'nin Tezakirü'l-Mücrimin adlı eserinde anlatıldığına göre, Bomonti'deki Tekel Bira Fabrikası'nda 14. derecede genç bir memur olan Ali Selami, aslında dini bütün, apdestinde namazında, adamakıllı sofu bir zat idi. Öyle ki camilerin minarelerindeki müezzinlerden günde beş kere gelen çağrıların hiçbirine uymazlık etmez, bira fabrikasında bile olsa, seccadesini yere yayar, ve sünnetleriyle birlikte tekmilen namazlarını kılardı. Fakat bu adamın takdire en layık meziyeti bakir olmasıydı. Gerçekten de Ali Selami, uykusunda kendisini şeytanın aldattığı birkaç kez hariç, o güne kadar hiç boy abdesti almamıştı. Bekareti belki de onun en büyük hazinesiydi ve bu hazineyi müstakbel karısına saklıyordu. Değil zina ayıptır söylemesi, el ile istimna bile yapmamıştı. Ne var ki, bu tertemiz hayat uzun sürmeyecekti. Kılbaz Regaip Efendi'nin yazdıkları doğruysa, bir mübarek cuma günü, belki de koşuşturmayla geçen günün getirdiği yorgunluktan ötürü Ali Selami, akşam namazını kılarken daha ikinci rekatta secde ettiği vakit, gözkapakları ağırlaştı ve seccadenin üzerinde o vaziyette sızdı kaldı. İş bununla da bitmedi: Derin uykusunda rüya bile gördü. Rüyasında ak sakallı bir dede vardı. Ne var ki dedenin mukaddes bir zata benzediği pek söylenemezdi. Her şeyden önce üzerinde harmani, elinde asa ve ayaklarında demir çarıklar yoktu. Tam tersi, başındaki kasketi bitirimler gibi sağa yatırmış, ayağındaki çift renkli kunduraların da topuklarına basmıştı. Üstünde en adi kumaştan, lacivert üzerine beyaz çizgili, acemi bir terzi tarafından dikildiği hemen anlaşılan bir takım elbise vardı. Boynunda ise altın bir zincirin ucundaki, üzerinde Ayet el Kürsi yazılı yine altından bir levhacık göze çarpıyordu. Ayrıca, yeleğinin saat cebinden gümüş bir köstek sarkmaktaydı. İşte bu dede, kehribar tespihini şaklatmayı bırakıp cebinden çıkardığı paketten bir Birinci cıgarası alarak Zippo çakmağıyla yaktı. Dumanı ciğerlerine çektikten sonra Ali Selami'ye kayıtsızca, "Senin çekeceğin var!" dedi. Ali Selami ise korkuyla "Olamaz! Ben dini bütün biriyim. Bugüne kadar rekatlarca namaz kıldım, oruç tuttum, zekat verdim, kurban kestim.  Çile çekmem için bir neden yok." diye cevap verdi. İhtiyar sinsice sırıtırak ona, "Hayır! Çile çekmeyeceksin. Çekeceğin başka bir şey. Bu ne biliyor musun? Hadi sana söyleyeyim: 15 ile 16'nın toplamı ne ise onu çekeceksin. Hemen şimdi! Bu sana acı değil zevk verecek ve bu işi zevk için yapacaksın. İkinci olarak Ümraniye'deki çöplüğün yanındaki İhsan Efendi Camii'nde, temizlenip ardından da yatsı namazı kılacaksın. Sana düşen görev de budur!" dedi. Bu sözleri işitir işitmez Ali Selami uyanıverdi. Gördüğü rüyada muhakkak ki bir hayır vardı. Bu yüzden elinde bir kalıp sabunla helaya gidip el ile istimna eyledi ve günahkar oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatsı namazına yetişmek için apar topar yola koyulan Ali Selami, uzun bir yürüyüşten sonra Ümraniye'deki çöplüğün bitişiğinde bulunan, tek minareli ve epeyce bakımsız görünüşlü İhsan Efendi Camii'ne ulaştı. Minarenin şerefesinde biri ezan okuyordu. Ali Selami karanlığa rağmen dikkatle bakınca, ezan okuyan kişinin aynı zamanda sigara içtiğini farketti. Bundan başka, adamın başında namaz takkesi yahut sarık değil, sadece bir kasket bulunduğunu hayal meyal seçti. Pabuçlarını çıkarıp camiye girdiğinde içerisinin bomboş olduğunu gördü. Değil cemaat, namaz kıldıracak bir imam bile yoktu. Fakat yine de o cünup haliyle de olsa yatsı namazını tek başına kılıp, sağındaki ve solundaki meleklere selam vererek görevini tamamladı ve ikinci kez günahkar oldu. Tam yerinden kalkıyordu ki bir el omzuna dokundu. Ali Selami dönüp baktığında bu şahsın rüyasına giren ihtiyar olduğunu gördü. Adam utanıp sıkılmadan bu mukaddes mekana siyah beyaz renkli ayakkabıları ile girmişti. Bu aksi ihtiyarın yüzünden şiddetli bir öfke okunuyordu. İhtiyar, Ali Selami'nin suratına bir tokat çarptıktan sonra ona, "Behey zındık! Artık cehennemliksin! Çünkü bir gecede iki günah işledin. Hem zevk için elinle istimna ettin, hem de yıkanıp arınmadan namaz kıldın" diye haykırdı. Zavallı Ali Selami ise, "Fakat bu günahları işlememi sen istedin. Ben de senin ak sakalına hürmeten dediklerini bir bir yerine getirdim" diye itiraz etti. Bunun üzerine dede, "Her gördüğün sakallıyı deden sanma! Sana yaptığım sadece bir sınavdı ve sen sınavda kaybettin. Artık cehenneme girmen gerekiyor" dedi. Derken, Ali Selami'yi bir düşüncedir aldı. Neden sonra kendini toparlayarak, "İyi, güzel ama cehenneme buradan nasıl gidebilirim? Ben senin gibi gayp âlemini bilmem. Bana yolu tarif et. Et ki işlediğim iki günahın ceremesini çekeyim" diye sordu. Bu sözleri duyunca dedenin yüzü yumuşadı ve, "Bir günahkar olarak artık cehenneme yakınsın. Bunun için camiden çıkman yeterli. Fakat sakın unutma. Cehenneme şimdiye kadar hiç canlı girmedi. Senin buradan çıkman öldüğün anlamına gelir" dedi gayp âlemine aşina olanlarda bile hayret uyandıracak şekilde silinip sönerek ortalıktan kayboldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşlediği iki günah sebebiyle bir süre için için ağlayan Ali Selami, mendiliyle gözyaşlarını sildikten sonra cehenneme gitmek için yerinden doğruldu ve girdiği kapıya yöneldi. Fakat ne garip iştir ki koskoca kapı yerinde yoktu. Bunun üzerine, başka bir kapı olabileceği umuduyla kıble tarafına yöneldi ve biri sağda diğeri solda olan iki kapıyla karşılaştı. Birinin üzerinde ışıklı harflerle WC, diğerinin üzerindeyse EXIT yazıyordu. Ali Selami önce tuvalete girip içeride bir süre kaldı ve günahlarını üçe çıkardı. Ardından çıkışa yöneldi. Bu kapıdan geçmeden önce derin bir soluk alıp dışarı çıktı. Bu da onun son soluğu oldu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2275484129854985196-2167279903043950770?l=hemzeminster.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hemzeminster.blogspot.com/feeds/2167279903043950770/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2275484129854985196&amp;postID=2167279903043950770' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/2167279903043950770'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/2167279903043950770'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hemzeminster.blogspot.com/2009/09/exit.html' title='Exit'/><author><name>hemzemin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15770574307603739069</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2275484129854985196.post-3032549466244036424</id><published>2009-08-26T02:51:00.000-07:00</published><updated>2009-12-05T13:11:05.738-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ihsan oktay anar'/><title type='text'>Yeniçeriye Tavsiyeler  -2</title><content type='html'>Hayvan Dergisi, Sayı 3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şunu bilmelisin ki yeniçeri taifesinin karnını doyurduğu yer kışla değil ocaktır. Her yeniçeri bölüğünün aşında çorbacı denilen bir zabit bulunur. Ne var ki bu zatın çorba yaptığını ne gördüm ne duydum. Bundan da öte, bir orta yahut bölükte, neferler aşçı denilen zabitin yamağı olmaya can atarlar. Karın doyurmak o kadar önemlidir ki bir yeniçeri bölüğünün &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;kazanlarını&lt;/span&gt; çaldırması ya da savaşta kaybetmesi büyük bir utançtır, mazallah!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey yeniçeri! Şimdi kulaklarını aç da beni iyi dinle! Çünkü sana, mutfağın bu kadar önemli olduğu bir bölükte kısa zamanda yükselip, çorbacı dedikleri zabitten bile kıdemli olmanın yollarından birini anlatacağım. Bu yüzden bana hayırdua etmeye hazırlan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Mısır çarşısına git ve parana kıyarak 200 dirhem kadar öğütülmüş kakao al. Yeni Dünyadan gelen bu toza alt tarafı 450 akçe vereceksin. Ama bu iyi bir yatırım olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- İzdihamın olmadığı bir zamanı kolla ve bölüğün mutfağına gir. Kakaoyu 35 dirhem balla karıştır. Bir yandan da, azar azar süt ekle. Bu karışımı bir tencere içinde ocakta hafif ateşte, boza kıvamına gelene dek pişir. Ocaktan indirdikten hemen sonra 50 dirhem tereyağı dök. Pişirdiğin bu aşa &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;krema&lt;/span&gt; denir. Soğuması için tencereyi bir kenara bırak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Ardından 300 dirhem çiğ kaymak koyduğun tası, buz dolu daha büyük bir kabın içine yerleştir. Kaymak iyice donsun. Donunca 2 yumurta akı ve 110 dirhem bal ekle, ocağa, hafif ateşte oturt. Çırpma teliyle bu karışımı nazikçe çırp. Bembeyaz ve kıvamlı olduğunda kabı soğumaya bırak. Buna &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;şantiy&lt;/span&gt; denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- Bütün bunlardan sonra yarım bardak suya 20 dirhem bal ve 75 dirhem tereyağı ekle ve kaynat. 110 dirhem unu bu karışıma kattıktan sonra meydana gelen hamuru pişir ve 120'ye kadar say. Süre bitince ateşten indirip kaşık kaşık alarak her biri elma büyüklüğünde olacak şekilde tepsiye diz ve bölüğün fırınında yarım saat miktarı pişir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5- Nihayet bu hamurları enine kes ve her birinin içini şantiy ile doldur. Hepsini bir tepsinin içine yığdıktan sonra tümünün üzerine bol bol kako krema dök. İşte bu tatlıya &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;profiterol&lt;/span&gt; denilir. Gayet leziz ve nefis bir tatlıdır. Yeniçeri ocağında bundan daha güzel bir aş pişmiş değildir. Ayrıca bunu, bölüğündeki hiçbir aşçı bilmez. Dahası, &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;profiterol&lt;/span&gt; yapan kişiye pastacı derler ki herhalde çorbacıdan daha üstün bir rütbedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıkulları arasında bu durumdan sadece, yeniçeri ağası İzzet Paşa haberdardır. O da benim sayemde! Konu Sadrazam Halil Paşa'ya açıldığında pastacıların çorbacılardan daha kıdemli sayılacağına hiç şüphen olmasın, ey yeniçeri yoldaşım!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2275484129854985196-3032549466244036424?l=hemzeminster.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hemzeminster.blogspot.com/feeds/3032549466244036424/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2275484129854985196&amp;postID=3032549466244036424' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/3032549466244036424'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/3032549466244036424'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hemzeminster.blogspot.com/2009/08/yeniceriye-tavsiyeler-2.html' title='Yeniçeriye Tavsiyeler  -2'/><author><name>hemzemin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15770574307603739069</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2275484129854985196.post-7922393043534930754</id><published>2009-04-11T06:56:00.000-07:00</published><updated>2009-12-05T13:11:05.739-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ihsan oktay anar'/><title type='text'>Günlerden Bir Gün</title><content type='html'>&lt;span style="font-style:italic;"&gt;İhsan Oktay Anar, Öküz Dergisi, Ocak 1998&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün kolay geçeceğe benziyordu. Çünkü sadece hem sabah hem de öğleden sonra, doktora ve yüksek lisans öğrencilerine verdiğim iki Yunanca dersinin sınavlarını yapacaktım. Acele etmeden kahvaltımı bitirip otobüs durağına koştum. Belediye otobüsüyle yolculuk 1,5 saat sürecekti. Fakülteye eriştiğimde üstelik, öğrencilere dağıtacağım soru kağıtlarını fotokopide çoğaltmam gerekiyordu. Her şeye rağmen, sınava tam zamanında girdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümü akademik olmayan konular üzerinde düşünmeye ayırmıştım. Ne var ki üniversite camiası üzerinde düşünmekten kendimi alamadım. Ortalamanın altında birinin üniversitede barınamayacğaı doğruydu. Gel gör ki, ortalamanın üzerindekilerin bu kurumda yaşayabilmeleri belki çok daha zor gibiydi. Bunları düşünürken, o yıllarda akademisyenlerin alaya aldıkları Ohm, Pasteur, Edison gibi isimler aklıma geldi. Galiba insanları, "olanlar ve yapanlar" diye ikiye ayırmak mümkündü: Bilim adamı olanlar ve bilim yapanlar, romancı olanlar ve roman yazanlar, zengin olanlar ve zenginliği üretenler gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatırlarım, yıllar önce, yani henüz asistan olduğum zamanlardı. Bilgisayar denilen "garibe" üniversiteye yeni girmişti. "Klasik" akademisyenler onun kullanım imkanlarını bilmiyorlardı. Zaten çoğunun bu konuyla ilgilendikleri de pek söylenemezdi. İşte o yıllarda, Bilgisayar Mühendisliği Fakültesi'ne, FORTRAN dilini öğrenmek için gittiğimi hatırlıyorum. Asıl amacım, önermeleri sembolik dile çevirip, bilgisayarın bunlardan sonuçlar çıkarmasını sağlamaktı. Fakat bu teşebbüsümü birçok akademisyen, "Kendi konusu dışındaki şeylerle ne hakla ilgileniyor?" diye yadırgamıştı. Bu, elbette yıllar önceydi. Şimdi ise bu fakültenin bütün öğrencilerine bilgisayar dersi verilmeye başlandı! Üstelik, o yıllarda beni çekiştirenlerin hepsinde şimdi bilgisayar var. Ben ise bu yazıyı, emektar mekanik daktilomla yazıyorum. Aslında bunun bile fazla olduğunu söylemeliyim. Çünkü bir metni yazmak için sadece üç şey gerekir: Bir kağıt, bir kalem ve bir yazar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak öğretim elemanlarının &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;bir kısmının&lt;/span&gt; bu kadar minimalist olduklarını söyleyemem (fakat yayınlarının sayısı, eserlerindeki orjinalite ve bilimsellik itibariyle minimalisttirler) İşte bu gruptan sınıf atlama özlemiyle yananlar için terfi etmek, hele hele "profesör olmak" büyük bir amaçtır. Kadın elbiseleri giyen bir erkek gibi, bir yolunu bulup profesör cübbesini sırtlarına atarlar. Bunlara "travesti profesörler" diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki, çok değerli öğretim üyelerinin sayısı hiç de az değildir. Gerçekten de, bu karanlık tabloyu aydınlatan ışıklar da vardır. Fakültemde olağanüstü saygı duyduğum ve örnek almaya çalıştığım bir kişinin, Dr. Faris Hariri olduğunu itiraf etmeliyim. Ona yaşını hiç sormadım. Ama 60 yaşlarında olduğunu tahmin ediyorum. Sudan asıllı olan Faris Bey için öğrenmek ve bildiklerini paylaşmak çok önemlidir. Sanıyorum, onun kadar bilgili olsaydım, yine Faris Bey kadar alçakgönüllü olmayı asla başlaramazdım (ondan öğrenmem gereken tek şeyin belki de bu olduğuna zaman zaman inanıyorum). Bir kapıdan gireceği sırada benim (ya da başka birinin) geldiğini görünce, o yaşına rağmen karşısındakine yol vererek utandırır. Ancak bunu yapmacık bir nezaket olmadığını okurun bilmesi gerekir. Çünkü yıllar önceki bir kurul toplantısında, ansızın şiddetli bir deprem başlayınca, çok yakınında olmasına rağmen Faris Bey'in kapının yanında beklediğini, panik içinde kaçan profesörlere büyük bir kibarlıkla yol verdiğini bilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yazık ki birçok öğretim üyesi, Dr. faris Hariri'nin tam tersiydi. Bilme arzusuun değil, ünvan, şöhret ve güç hırsının yönettiği gölgelerin arasından sıyrılıp, akşamüstü evime döndüm. Çalışma odam, masam ve kitaplarım beni bekliyordu. Bu dünyada daha yapılması gereken çok şey vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NOT: Rozenthal'in &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Erken İslam'da Mizah&lt;/span&gt; adlı eser, Ahmet Arslan'ın çevirisiyle IRIS yayınlarındna çıktı. Eser, sağ intelligentia'yı şaşırtacağa benziyor. Okuyucuya tavsiye ederim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2275484129854985196-7922393043534930754?l=hemzeminster.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hemzeminster.blogspot.com/feeds/7922393043534930754/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2275484129854985196&amp;postID=7922393043534930754' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/7922393043534930754'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/7922393043534930754'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hemzeminster.blogspot.com/2009/04/gunlerden-bir-gun.html' title='Günlerden Bir Gün'/><author><name>hemzemin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15770574307603739069</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2275484129854985196.post-559849406407887775</id><published>2009-04-09T03:03:00.000-07:00</published><updated>2009-12-05T13:11:05.739-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ihsan oktay anar'/><title type='text'>Müzik</title><content type='html'>&lt;span style="font-style:italic;"&gt;İhsan Oktay Anar, Öküz Dergisi Şubat 1999&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbni Kayyım el-Cezviyye'nin Katabe'den naklettiğine göre, Şeytan ilahi huzurdan kovulup dünyaya inince, Tanrı'ya, "Ey Rabbim! Beni lanetleyip huzurundan kovdun. Peki benim 'kitabım' ne olacak?" diye sorar. Gelen cevap, "Şiirler ve Şarkılar" şeklindedir. El Cezviyye bu yüzden, müziği, Şeytan'ın kitabı olarak görür. Mesaj gayet açıktır: İnsanın mutlu olması için Tanrı, gereken her şeyi zaten yaratmıştır ve bu nedenle yeni şeyler yaratmaya gerek yoktur. Bu fikre kısmen katılıyorum: Eskiler, "Su sesi, kuş sesi, kadın sesi." derlerdi. En güzel seslerin doğada olduğundan kuşkum yok. Ama ne yapayım? Müziği seviyorum, hem de 38 yaşımda viyolonsel dersleri alacak kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat müzik ne kadar güzelse, müzik dersleri de o kadar azap içinde geçer. Çünkü müzik öğretmenimiz, ne yazık ki, her hassas insan gibi mükemmeliyetçidir. Oleg Kagan'ın kendi keman öğrencilerine davranış tarzı bu konuda bir fikir verebilir: Öğrenci, kendisine ödev olarak verilen parçayı iyi çalamayınca, bu virtüöz sandalyesinden kalkar, öğrencisine yaklaşır, elinden kemanı ve yayı alıp emniyetli bir yere koyduktan sonra zavallıya tekme tokat girişir. "Şeytan azapta gerek" demişler, "Şeytanın kitabını" hatmetmek isteyen kişinin aynı azabı belki bu yüzden çekmesi gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim ise ilk müzik hocam, Harbiye Marşı'nın bestecisi olan Hüsnü Öncü'ydü. Karşıyaka Çarşısında, pasaj içinde bir dükkanı vardı. O zamanlar 13 yaşındaydım ve gitar dersi alıyordum. Fakat hocam, karnesinde zayıf getiren öğrencilere ders vermeyi reddederdi. Bu yüzden her sömestr sonu ona karnelerimizi göstermek zorundaydık. Üzerinde önemle durduğu bir ikinci nokta da tempoydu. Bize ödev olarak verdiği parçayı ona çalarken bir yandan da ayağımızla tempo vurmamız gerekirdi. Tempodaki bir yanlışımızın kefaretini ise ayağımıza sert bir şekilde basarak bize ödetirdi. Bu hususa o kadar önem verirdi ki, gitar metodu yayımlayan bir müzisyenin, "Sakın ayağınızla tempo vurmayın. Tempoyu vuran kafadır" sözü üzerine çılgına dönmüş ve adamcağıza hakaretlerle dolu bir mektup bile döşemişti. Şimdi 90'lı yaşlarda olması gereken hocam Hüsnü Öncü'ye minnettarlığım sonsuzdur. Her şeye rağmen, müziği bana sevdirmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keman hocam Tuğrul Göğüş'ü de severim ve ona hayranlık duyarım. Hayatımda tanıdığım en idealist insandı. Onunla ilk tanıştığımda ders ücretini belirlemeyi bana bırakmıştı. Fakat ilk dersimizin sonunda, belirlediğim ücretin yarısını aldı. Ve bu parayı da, gönüllü olarak ders verdiği konservatuarın tadilatı için harcadığını öğrendim. Bir tek amacı vardı: Müziği öğretmek ve sevdirmek... Bir saat olması gereken derslerimiz iki, iki buçuk saate kadar uzardı. Ders bitiminde onu durağa kadar geçirir ve İzmir'in diğer ucundaki (24 km.) evine onu götürecek belediye otobüsü gelene kadar beklerdim. Tuğrul Bey şimdi Adana Devlet Senfoni Orkestrası'nda çalıyor. Buraya gönüllü olarak gittiğinden eminim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdiki aklım olsa, gençliğimde müzisyen olmaya karar verirdim. Ama vakit hala geç sayılmaz. Başarılı bir akademisyen ya da "ünlü" bir yazar olmaktansa, ortalamanın altında, basit bir sokak çalgıcısı olmayı tercih ederim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2275484129854985196-559849406407887775?l=hemzeminster.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hemzeminster.blogspot.com/feeds/559849406407887775/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2275484129854985196&amp;postID=559849406407887775' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/559849406407887775'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/559849406407887775'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hemzeminster.blogspot.com/2009/04/muzik.html' title='Müzik'/><author><name>hemzemin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15770574307603739069</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2275484129854985196.post-6171013799887850213</id><published>2009-04-09T02:29:00.000-07:00</published><updated>2009-12-05T13:11:05.739-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ihsan oktay anar'/><title type='text'>Hayatımda Bir Gün</title><content type='html'>Öküz Dergisi, Ocak 1999&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1995. Aylardan Mart. Karanlık basmış, görev vakti gelmişti. Hava yağmurluydu, gök gürlüyordu. Cizre Jandarma Komutanlığı'nın avlusunda bekleyen tankıma doğru yürüyordum. Mürettebat, M-60 tankınınn önünde hazır bekliyordu. "Yerlerinize!" diye bağırdım. O karanlıkta, şoför, doldurucu ve nişancı tanka tırmandı ve kapakları açıp içeri girdiler. Çeki kancasına basıp tanka çıktım ve komutan kulesindeki yerime yerleştim. Gece karanlığında Cizre'den çıkıp Cudi Dağı eteklerinde "pusu atacaktık". Şoföre, "Çalıştır" komutunu verdim. Göğüs cebimdeki walkmana, Motzart'ın Requiem'ini koymuştum. Walkmanin kulaklığını taktım ve üstüne "başlık takımını" geçirdim. Tank motorunuun aşırı gürültüsü nedeniyle, pilotların da taktığı, iki kulaklık ve bir mikrofondan ibaret olan başlık takımı olmaksızın mürettebatın tank içinde haberleşmesi mümkün değildi. Doldurucya, "Telsizi aç!" emrini verdim. Ardından walkmenimin butonuna bastım ve Requiem başladı. Hem bu eşsiz müziği hem de telsiz konuşmalarını aynı anda dinleyebiliyordum. Verdiğim talimatlarla şoföre manevra yaptırıp tankımını "nizamiyeden" çıkardım ve her zaman olduğu gibi, durduk. Çünkü silahları doldurmamız gerekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tankın komutan kulesindeki, benim kullanmam gereken 12.27 mm.'lik ağır makineli tüfeğin kurulması için, ucu halkalı zincirlere var gücümle asıldım ve emniyeti açtım. Doldurucu ise tank makineli tüfeğini, yani A4'ü kurdu. Ardından tank topunun kamasını indirip bir tahrip mermisini atım yatağına sürdü. Nişancı ise emrimle, kulenin dönmesini sağlayan güç düğmesini açtı. Kulenin içini aydınlatan mavi ışığın reostasını kıstım. Böylece tank, kapkaranlık gecede ilerleyen karanlık bir canavara döndü. Şoför, gece görüş periskopunu yerleştirdi. Ben de makineli tüfeğime bağlı gece görüş sistemini açtım. Gündüz uyuyor, geceleri ise pusuya gidiyorduk. Uzun zamandır güneşi göremiyorduk. Cizrenin arazisini şimdi bile, gece görüş sensorumdan gördüğüm gibi, yeşil olarak hatırlıyorum. ama o gece, Motzart ve Requiem vardı, her ne kadar parazitli telsiz konuşmalarıyla karışıyor da olsa...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Fatih-1! İleri!" emrini verdim. Nişancı, topu hedefe kilitleyen stabilizasyonu açınca kule sarsıldı. Artık tehlikeli araziye çıkmıştık. Çamura saplanmamak ve bir RPG-11 roketi yememek için hızla ilerliyorduk. Ölmeye ve öldürmeye hazırdık. Eğer o anda dinlediğim Requiem olmasaydı insanlıktan çıkabilirdim. Zaten bunun için, sadece bir adım atmam bile yeterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telsizle, "Fatih-2, burası Fatih-1. Durum bildir!" dedim. Fatih-2, bir tepede bizi ve güzergahımızı kontrol eden ikinci tankımdı. Yolumuzun açık olduğu mesajı geldi. Ama ben yine de, kritik arazideki muhtemel pusu yerlerine, darbeler halinde makineli tüfeğimle ateş etmek zorundaydım. Kurduğum savunma ve saldırı sistemi başarıyla işliyordu. "Tank avcılarına da" hazırdık. Bunlar, girdiği bir çukurdan çıktığı anda, tanka atlayıp motor bölmesini molotof kokteylle yakmaya çalışarak ya da periskopları çamurla sıvayarak tankı tahrip etmeye çalışırlardı. Ama doldurucum, elinde MP-5 ile onları bekliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pusu yerine geldik. Çevreyi taradıktan sonra makineli tüfeğimi gökyüzüne çevirdim. Bulutlar gitmiş, yıldızlar görünüyordu. Silahıma bağlı pasif gece görüş dürbünüyle yıldızları seyretmeye başladım. Gece görüş sensoru, en zayıf ışığı bile binlerce kez güçlendirdiği için, çıplak gözle görünenden belki binlerce kat daha fazla yıldız vardı. Requiem artık bitmişti. Evet, güzellik buraya aitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda anlattıklarım gerçektir: 1994-95 yılları arasında Güneydoğu'da askerdim. Savaşı estetize etmek bana göre değil. Her şeyden önce, dökülen kanı okuyucuya satmak istemem. Fakat bu yazımda düşleri değil, gerçekleri paylaşmak istedim. Bununla birlikte gerçekleri paylaşmak zordur. Belki de düşler ortak, gerçekler muhteliftir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2275484129854985196-6171013799887850213?l=hemzeminster.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hemzeminster.blogspot.com/feeds/6171013799887850213/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2275484129854985196&amp;postID=6171013799887850213' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/6171013799887850213'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/6171013799887850213'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hemzeminster.blogspot.com/2009/04/hayatmda-bir-gun.html' title='Hayatımda Bir Gün'/><author><name>hemzemin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15770574307603739069</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2275484129854985196.post-2039021861949986958</id><published>2009-03-24T05:34:00.000-07:00</published><updated>2009-03-24T08:00:15.352-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ihsan oktay anar'/><title type='text'>Cinler</title><content type='html'>&lt;span style="font-style:italic;"&gt;(1998 yılında Öküz dergisinde tefrika halinde yayınlandı)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdiki neslin dedelerinin anlattığına göre vaktiyle Bağdat'ta, ihtiyar annesiyle eski evlerinde yaşayan bir âşık vardı. Kırkına merdiven dayamasına rağmen müzmin bir bekâr olan bu karasevdalı, bütün gününü, abayı yaktığı gözağrılarına şiirler ve kasideler yazmakla geçirir, döktüğü gözyaşları, boğazında düğümlenen hıçkırıkları, buğulu gözleri zavallı anasının içine işlerdi. İyice bezen kadıncağız sonunda oğlunu üfürükçülere götürmeye karar verdi. Çünkü bir cinin büyü yoluyla, fitnecinin biri tarafından oğluna tebelleş edildiğine inanıyordu. O yaşına rağmen sırtına kazma kürek alıp evin avlusuna çıktı ve bir armut ağacının dibini kazdı: Çeyiz olarak getirdiği 120 altını tam yarım asır önce, kara günler için buraya gömmüştü. Altınları alıp, gözü yaşlı, başı dumanlı oğluyla birlikte üfürükçülerin kapısını çalmaya başladı. Kurşunlar dökülüp muskalar yazıldı, mübarek dualar okunup mukaddes macunlar hazırlandı. Hatta, neşter vurup bedendeki mâlihülyayı akıtacağını ileri süren bir cerraha 7 altın, Hidistan kafuru ve eter koklatıp aşkla çarpan yürekleri teskin edeceğine bahse giren bir berbere 5 altın, kirpikleri ok, kaşları yay, can yakıcı bir ceylanı bakar bakmaz bir acuze gibi gösterecek üç odaklı gözlük camlaı yapan bir dürbüncüye ise 9 altın kaptırıldı. Ancak hiçbir üfürükçü, efsuncu, kocakarı ve gözbağcı, zavallının gönül derdine derman bulamadı. Adam yine eskisi gibi gördüğü her hatuna abayı yakıp yıldırım aşkıyla vurulmaya, gazeller ve beyitler yazıp karasevdadan gözyaşları dökmeye devam ediyordu. Çünkü onu çarpan mahluk, bilinen cinlerden değildi. Bununla birlikte, halkın sokaklarda barikatlar kurarak isyan ettiği, devasa çelik kulesiyle ünlü bir batı başkentinin tıp okulundan atıldıktan sonra Bağdat'a gelip yerleşen bir hekim bu cini teşhis etti. Üstünkörü tıp Latincesi bildiği için huafelere itikat etmeyen adam sözkonusu cinin, evliyaların ve üfürükçülerin sık sık görüp kovduğu türden değil, bir kupid, yani bir aşk cini olduğuna kalıbını basıyordu.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müspet ilimlerle uğraştığı için hurafelere pabuç bırakmayan hekimin anlattığına göre aşk cinleri olan kupidler, tıpkı Felemenk ya da İtalyan ressamlarının tasvir ettiği gibi çıplak, bebek yüzlü, tombul yanaklı ve toplucaydı. Ancak kanatları kuşlarınkine değil, böceklerin, daha çok tatarcığınkine benzerdi. Ok ve yay taşırlar, pusuya yatıp bir zavallı delikanlının güzeller güzel genç bir kızla gözgöze gelmesini bekler ve tam nazar anında yayı gerip oku fırlatarak oğlanı kalbinden vurur, biçareyi âşık ve meftun ederlerdi. İşlerini böylece bitirdikten sonra vızıldayarak olay yerinden uzaklaşır, nişancılıklarıyla övünerek keyiflerinden de bir türkü tuttururlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hekim böyle diyordu ama, zavallı âşığın ihtiyar anası dindar bir kadındı ve ananevi, bildik cinlere inanırdı. Ayrıca Bağdat'taki bütün camilerin imamları aşk cinleri olan kupidlerden habersizdi. Fakat ihtiyar kadın, bu güvensizliğin bedelini ağır ödedi: Gönül derdinden muzdarip oğlu, günler ve geceler süren bir gözyaşı ve hıçkırık nöbetinden sonra aşktan ölüverdi. Kadıncağız oğlunun yasını tutarken hekim kapıyı çaldı ve artık ne diller döktüyse onu, merhumun naaşının teşrihi için razı etti. Bir neşterle göğsü yardıktan sonra aşık adamın kalbinden cımbızla, tam 179 aşk oku çıkardı. Ölüm nedeni &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;hyperamoritis&lt;/span&gt;'e bağlı kalp yetmezliğiydi. Hekim bununla da yetinmedi. Kupidler ve onların yol açtığı aşk hastalığı, yani amoritis konusunda bir kitap bile yazdı. Ayrıca aşk cinlerinin oklarını etkisiz kılacak bir yakı geliştirdi. Bunu yüksek fiyatlardan satıp hem para hem de şöhret kazandı. Öyle ki, şairlerin hayat hikayelerini yazan ünlü bir edebiyat alimi, Bağdat'ta şiir sanatının o tarihlerde gerilemeye başlamasını bu yakılara bağlamıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gel gör ki, cinler alemi hakkında en engin bilgisi olan kişi Kahireli Talah'tı. Kavalalı soyundan gelen ve yakın zamanda İngiliz ilinde fen tahsil eden Talah, değil kupidlere, sağda solda, eşikte köşede gördüğümüz, viranelerde kahkasını kıkırtısını işittiğimiz, bildik, sıradan cinlere bile inanmazdı. Onun bu mahluklara inanmaya başlaması, yani cinler konusunda hidayete ermesi hakkında şunlar rivayet edilir: Talah, gösterişli ve kırmızı mühürlü bir fen diploması alıp buharlı gemiyle İskenderiye'ye, oradan da Kahire'ye ailesinin yanına gelerek babasının elini öptükten bir ay sonra, gecelerden bir gece, kocakarının birinin anlattığı cin peri masallarına adamakıllı içerlemişti. Çünkü müspet ilimlere göre ifrit mifrit yoktu ve bunların silmesi yalan dolan şeylerdi. Ne var ki ev halkı yatmaya çekildiğinde, Talah masalları düşünmeye başladı. Keyfi huzuru kaçtığı için uzun süre uyuyamadı. Sonunda sızıp kaldı ama, vakit geceyarısını çoktan geçtiğinde, sıkıştığı için uyanıverdi. Aksi gibi hela evin dışında, ta bahçedeydi. Talah eline bir mum alıp merdivenleri inerek bahçeye çıktı. O karanlıkta helaya doğru yürüdü. Gıcırdayan kapıyı açıp içeri girdi ve gecelik entarsini toparlayıp elinde mum olduğu halde çömeldi. Tam o anda, gözü taharet maşrapasına takıldı. Maşrapa kımıldar gibiydi. Mumu yaklaştırıp inceleyeyim derken, maşrapanın içinden ansızın bir cin, kafasını çıkardı. Kocakarının masalında anlattığı gibi sivri kulaklıydı; üstelik sırıtıyordu. Talah'ın gözleri, korkudan yuvalarından uğradı ve ıkınmasına bile gerek kalmadan, Hint yağı içmiş gibi, kuburu neredeyse ağzına kadar doldurdu. Bu yetmiyormuş gibi, cin, maşrapadan muma uzanıp alevi üfleyince, zavallı karanlıkta kaldı. Bütün bunlar kaşla göz arasında olup bitmişti. Sabah gelenler onu helada çömelmiş vaziyette, beti benzi atmış, dişleri takırdarken buldular. Yatağına götürüp bir bardak su içirdiler. Tam üç gün boyunca yatağında yatarken durmaksızın, çeneleri titreyip birbirine vuruyordu. Öyle ki, sonunda işleri teker teker çatlayıp tuz buz oldu ve o genç yaşında takma diş kullanmaya başlayacaktı. Nihayet kendini toplar gibi olduğunda kalkıp, o gece cin peri masalları anlatan kocakarının elini öperek af diledi. Ayrıca, İngiliz ilindeyken düşüp kalktığı, amele sınıfını isyana kışkırtan iştiraki arkadaşlarından kaptığı Allahsızlık illetinden de kurtuldu. İşte Talah, hidayete böyle erdi. Hal böyle olunca, tövbe istiğfar ederek fen diplomasını da yırtıp attı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hidayete ermesinden sonra Talah bütün hayatını cinler aleminin esrarını keşfetmeye adadı. Hatta bu mahlukları inançsızlara teşhir edebilmek için iki odaklı bir fotoğraf makinesi bile geliştirdi. Ama bu girişiminin sonu hüsran oldu: Ateşten yaratılmalarına rağmen cinler, fotoğraf filmi üzerinde iz bırakmıyorlardı. Belki de onları görebilmek için teknoloji değil, biraz inanç, az buçuk hayalgücü, bir nebze de iç sıkıntısı gerekiyordu. Meseleyi zihnine giderek fazlasıyla taktığından, zamanla bu üç şartla da iyiden iyiye uydu. Öyle ki, çarşıda pazarda bu yaratıkları eskisine nazaran daha sık görmeye başladı. Cinlerden kimi, sokak sokak dolaşarak bağıra çağıra malını öven bir seyyar satıcıyı takip eden adam ne söylerse arsızca tekrarlıyor, kimi de inançsızlar için görünmez olma özelliğini eğlenip dalga geçmek için kötüye kullanarak bir kıraathanede tavla oynayanların attığı zarları gönlüne ve aklına estiğince değiştirip kıkırdıyor, kimi ise para sayan bir zavallı veznedarın kulağına ilgisiz rakamlar fısıldayıp, adam şaşırınca eğleniyordu. İnancı kuvvetlenince, Talah daha da çok cin görmeye başladı. Hatta bir perşembe günü, Kahire sokaklarında izdihamın azaldığı akşam vaktinde kıraathanein birinde bu mahluklardan yirmisini birden gördü. Boyları iki karışı geçmeyen bu cinlerden bazısı cübbe giymiş, kimi fes takıp kimi de sarık bağlamıştı. Takunyeyle dolaşan bazıları dışında diğerleri yalınayaktı. Birkaçı çubuk tüttürüp keyif yaparken çoğu, artık nasıl bir hileyle başardılarsa, nargile şişesi içinde kapana kıstırdıkları hemcinslerinden biriyle dalga geçiyorlar, marpucu üfleyip şişedeki suyu fokurdatarak zavallıyı rahatsız edip kızdırıyorlardı. Kısacası, birçoklarınca bir sinir buhranı geçirdiğine inanılan Talah'ın gördükleri ya da söyledikleri doğruysa, cinler aleminde usul erkan, edep terbiye, nezaket ve haysiyet yoktu. Yine de bu mahluklar ne kadar pişkin, küfürbaz ve geveze olursa olsunlar, aralarında birkaç istisna da yok değildi. Nitekim Talah, Kahire'de bir cuma namazı sırasında, tam da imamın hemen arkasındaki safta namazlarını kılan iki cin görmüştü. Üstelik, sivri kulaklarına rağmen başlarında birer namaz takkesi bile vardı. Öte yandan Talah, yine bir mübarek cuma günü dilencilerden birine sadaka veren bir cine tesadüf etmişti. Verilen sadaka ise, eğer anlatılanlar doğruysa, Saba Melikesi Belkıs'ın Hazreti Süleyman'a çeyiz olarak getirdiği yüzbinlerce altından sadece biriydi. Sonunda Talah, üşenmeyip oturdu, onca bilgisi ve görgüsüyle cinler alemi hakkında belki de en esaslı kitabı yazdı. Bu muazzam eseri Kahire'de bir matbaada bastırıp, üstelik bir de İngiliz lisanına çevirdi. Fakat bu ülkede kitabına itibar eden bir yayımcı bulamayınca servetinin kalan kısmını bir matbaacıya vermek gafletinde bulundu. Matbaacının 81 yaşındaki eline ağır ve gözleri aşırı derecede bozuk mürettibi bu büyük eserin son harfini dizemeden, Talah sefalet içinde vefat etti. Talah'tan çok, ama çok zaman sonra, günümüze yakın bir tarihte Anadolu'nun orta yerindeki bir köyde dört cin yaşıyordu. Bu cinlerin adları, sırasıyla, Recep, Şaban, Ramazan ve Bayram'dı. İşte, günlerden bir gün bir kupid, pek seviyesiz ve kaba bulduğu bu dört cinin başına bir çorap ördü: Pusuya yatıp okuyla nişan alarak onları teker teker kalplerinden vurdu ve her birini köyün en dindar adamının dört güzel karısına aşık etti. O günden sonra köylüler, oyunbaz cinlerin kıkırtılarını ve şakalaşmalarını işitemez oldular. Çobanlar, sevgililerin birbirlerine vermek için kopardıkları dağ lalelerinin yerden bir bir eksildiğini, geceleri dolunay altında hıçkırıklar ve çaresiz iniltiler işitildiğini fark ettiler. Aşık cinler gerçekten de çaresizdi. Çünkü abayı yaktıkları kadınların kocası, yani rakipleri, ezberinde cinler alemini inletip titretecek kadar dua bulunan, namazında niyazında, nefesi kuvvetli bir üfürükçüydü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve girmeyi cinlerin gözü yemiyordu ama, ateşten yaratılmalarına rağmen bu kez aşktan tutuşmalarına ramak kala, adam yokken bir gece eve girmeye yeltendiler. Bu yegane fırsattı belki ama, aksi gibi evin lambalı radyosunda mübarek Regaip Kandili yayını vardı. Duaları işitir işitmez, bu yüzden gerisin geri döndüler. Gönüllerini kaptıralı beri dördünün de ağzını bıçak açmıyor, ciğerleri yanıyor, sık sık göğüs geçirip bazen için için, bazen de hüngür hüngür ağlıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte gecelerden bir gece, fazlasıyla serseri ruhlu oldukları için iyice zıvanadan çıkmış, söyledikleri açık saçık türkülere bakılırsa kantarın topuzunu adamakıllı kaçırmış iki cinle karşılaştıklarında yüreklerinde az buçuk umut yeşerdi. O anda kurnazlık düşünüp bir fırıldak çevirmeye karar verdiler. Sayıca üstün oldukları için gerek tehdit ederek, yeri geldiğinde ise yalvararak, iki serseri cini köy muhtarının evinde olay çıkarmaya yani çanağı çömleği kırıp evin damında tepinerek takırtı etmeye razı ettiler. Zaten serseri cinler de aslında bu işe gönüllüydü, fakat bir kez onlardan bir şey istendiği için kendilerini ağırdan satıyorlar, tafra yapıyrolardı. Aslında hakları yok değildi, çünkü dalavere oldukça tehlikeliydi. Muhtarın evinde tam gece yarısı patırtı çıkınca üfürükçü derhal oraya çağrılacak, böylece dört karısı da gecenin o vakti yalnız kalacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihayet gece yarısı muhtarın evinden gürültüler yükselmeye başladıktan az sonra, koşa koşa gelen bir kadın üfürükçünün kapısını çalarak evlerini cinlerin bastığını haber verdi. Başında namaz takkesi, üstünde gecelik entarisi, ayağında takunye ve elinde Kuran olduğu halde adam fare görmüş kedi gibi fırlayıp muhtarın evine koşmaya başladığında karıları evde yalnız kaldı. Fırsatı ganimet bilen dör cin de kapıdan, bacadan, pencerelerden eve daldılar. Abayı yaktıkları kadınlar büyük bir yer yatağında yüzüstü yatmış uyuyorlardı. Günlerdir meftun oldukları gözağrılarını bu durumda sereserpe gören cinler düğün bayram edip, uyuyan kadınların bacaklarının arasına girerek sırtlarını kalçalarına dayadılar. Gözleri gönülleri açılmış, ağızları kulaklarına varmıştı. Fakat diğerlerinin etekleri zil çalmasına rağmen onca zevk ve safa arasında içlerinden biri, üfürükçü her an gelebilir diye endişeliydi. Ancak bu, diğer üçü için, alay, sataşma ve el şakası vesilesi oldu. Sonunda, bu temkinli ve basiretli cinin hiç de haksız olmadığı ortaya çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu işaret anında, ardına kadar açılmış kapıda üfürükçü belirince, uyuyan kadınların bacakları arasında keyif yapan cinlerde şafak attı. Büyük bir öfkenin eseri olarak, adamın gözleri çakmak çakmaktı. Fakat onları bir gazabın parıldadığı gözleriyle değil, elbette imanıyla görüyordu. Üfürükçü eüzübesmele çekerken, temkinli cin kulaklarını tıkayıp bacadan kaçıverdi. Adam büyük bir süratle üç kulhuvallahu bir elham okur okumaz, donakalan üçünün başı dönmeye, sivri kulakları uğuldamaya, gönülleri bulanmaya başladı. Öfkeli koca, terliği kaptığı gibi cinlerden birine fırlatıp zavallıyı sersemletti. Diğer ise terliği kafasına yer yemez yığıldı kaldı. Adamın arkadaşlarıyla uğraşmasını fırsat bilen üçüncüsü ise sendeleye sendeleye bir fare deliğine kapağı attı. Bulunduğu az çok emniyetli yerden, baygın arkadaşlarının tıpkı birer kedi yavrusuymuş gibi, üfürükçü tarafından enselerinden kavranarak iki boş şişeye konulduğunu, bu tonik ve bira şişelerinin ağızlarının, üzerlerine dualar yazılı bir kağıt parçasıyla sıkıştırılıp kapandığını seyretti. Tabiatüstü kuvvetlerle mücadele etmenin yol açtığı onca manevi yorgunluktan sonra adam iman tazeleyip iki rekat namaz kılmak isteyince, fare deliğine saklanan cin, rekatların arasında, adamın arkasından bir koşu sıvıştı ve kapıdaki çatlaktan dışarı fırlayıp paçayı kurtardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olaydan tam iki gün sonra, koku köye iyice yayıldığında üfürükçünün oğlu, babasından habersiz, içlerinde birer cin bulunan bira ve tonik şişelerini köy bakkalına götürdü ve depozitosuyla bir paket nane şekeri ile iki meyvalı sakız aldı. Böylece cinler büyük kentlerin yolunu tuttu. İki ayrı fabrikada şişeler yıkanırken, ateşten yaratıldıkları için zavallı cinler, deterjanlı suyun etkisiyle yine sersemlediler. Sonunda birine tonik, diğerine ise tekrar bira dolduruldu. İçinde bir cin olduğu için rengi bir tuhaf olan tonik şişesi, müşterilerin ilisini çekmediğinden aylarca ve yıllarca dolapta bekledikten sonra miadı doldu. Birayı ise, şişesinde bir cin hapis olduğu halde, efkar dağıtmak isteyen bir kabadayı fondip yaptı. Öyle ki, adamın ağzının, burnunun, kaşının, gözünün yerinden oynadığını gören külhani arkadaşları, alt tarafı bir şişe birayla çarpıldığını görünce, mangalda kül bırakmadığı halde kabadayının içkiye dayanıksız olduğuna hükmedip selamı sabahı kestiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üfürükçünün enselediği cinlerin adları Recep ve Bayram'dı. Recep, tonik şişesi içinde yıllarca sıkıntıdan patlayacak, ama Bayram, çarptığı kabadayı çizgili lacivert takım elbisesi ve afili yeleğini bir deli gömleğiyle değiştirip heyulâ gibi iki güllâbici nezaretinde tımarhaneye kapatılınca, yıllardır aradığı oyun cennetini bulacaktı. Bir fare deliğine saklanan, üfürükçünün Rabbine secde etmesini fırsat bilerek yakayı sıyıran cin, yani Şaban ise, gecenin o vakti, arkadaşlarıyla her zaman buluştukları viraneye kendini dar attı. Kadınların kocası daha onları bastığı anda tabanları yağlayan temkinli cin oradaydı. Dört kadından biri olan Zilkade'ye Ramazan adlı bu cin aşıktı. Tam bir asır önce yolu bu köye düşen bir kadından konuşma ustasının iki karış boyundaki kuklasından aşırdığı redingotunun yakasını kaldırmış, hüngür hüngür ağlıyordu. Aşk ateşiyle için için yanan arkadaşını gören Şaban'ın hıçkırığı boğazında düğümlendi. Korkusunu unutup sevgilisi Zilhicce'yi hatırladı. Gözlerinde birkaç damla yaş belirdi. O gece viranede iki cin, dolunay altında sabaha kadar gözyaşı döktüler. Biri, "Ah, Zilkade!" diye feryat ederken, diğeri de, "Ah Zilhicce!" diye sızlanıyordu. Aksi gibi yağmur da başlamış, ortalığa bir kasvet çökmüştü. Ateşten yaratılmalarına rağmen üşüyor, belki de gönül derdiyle ürperitiyorlardı. Belli ki, Zilkade ve Zilhicce'ye asla kavuşamayacaklardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ramazan, redingotnun yakasına asılıp sivri kulaklarını örtmeye çalıştı ve umutsuz, hüzünlü bir sesle, "Bu iş acaba tatlıya bağlanır mı? Zilkade beni beğenir mi sence?" diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğerinin ise, arkadaşından çok kendine cesaret vermeye çalıştığı belliydi. "Neden olmasın? Bak! Filinta gibi bir cinsin. Redingotun da çok yakışıyor doğrusu. Bana bir baksana! Bir cepkenim, bir de başımda küllahım var sadece." dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ramazan bu sözlere pek inanmış gibi değildi. Buğulu gözlerle, "Ama sırtımda hafif bir kambur var." dedi, "Zilkade kambur bir cinle evlenir mi hiç?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaban kızgınlıkla, "Aptal! O kambur gazdan oluyor" diye bağırdı, "Yediğine içtiğine dikkat et, bak o zaman kambur mambur kalıyor mu!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ötekinin gözlerinde bir umut ışığı belirdi: "Öyleyse beni kucağına al ve sırtıma pat pat vurup gazımı çıkart. İşimi şansa bırakmak istemiyorum. Zilkade beni böyle beğenmez! Ne olur! Hatırım için yap bunu!" diye bağırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki öteki cin bu işe pek yanaşmıyordu. Çünkü pek tabii, arkadaşının yellenmesiyle çıkacak koku işine gelmezdi. Bu yüzden lafı çevirip onu geğirmeye razı etmeye çalıştı. Ama söz ağzından bir kez çıkmış, ok yaydan artık fırlamıştı. ramazan bir türlü ikna olmayıp ısrarlarına devam edince, çaresiz, arkadaşını kucağına alıp arzusunu yerine getirdi. Fakat bu, her şeyin sonu oldu. Viranenin çatısına tüneyen baykuşlar çıkan şiddetli gürültüden ürkerek uçup gittiklerinde, ortalığı dayanılmaz bir koku kapladı. Bunu ilk hisseden köpekler oldu ve havlamalarıyla bütün köyü ayağa kaldırdılar. Ertesi sabah koku bütün köye, hatta vadinin tamamına yayıldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci gün ise, burunları çok hassas olduğu için, en sadık köpekler bile kokuya dayanamayıp sahiplerini terk ederek köyden kaçtılar. Sanki, köyün ortasına bir sığır sürüsü topluca katldilmiş ve leşler güneş altında haftalarca bekletilmiş gibiydi. Zilkade ve Zilhicce dahil üfürükçünün dört karısı kocalarıyla birlikte, diğer aileler gibi onuncu gün köyü terk ettiler. Sonunda bütün vadi bomboş kaldı. Bütün bu felaketlere rağmen üstelik, Ramazan'ın kamburu kaybolmamıştı. Sevgililerin artık çok uzaklarda olduğu yetmiyormuş gibi, önlerinde boş bir köy ve burunlarında dayanılmaz bir koku vardı. Bu umutsuzluk çölünde artık aşk olamazdı. İki cin vadiyi ve manzarayı gören bir tepenin zirvesinde ıstıraplı ve apaçık bir gerçeği kabul etmiş olmalarının hüznü, gözlerinde yaş, dudaklarında acı bir gülümsemeyle, asırlardr yaşadıkları bu yeri, hiç konuşmadan uzun uzun seyrettiler. Güneş battıkltan sonra, sessizliği Ramazan bozdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acıklı bir sesle, "Ey sevgili, biricik kardeşim!" dedi, "Pembe hayallerimiz bir yellenmede böylece uçup gitti. Asırlık biraderlerimiz Recep ile Bayram üfürükçünün gadrine maruz kaldı. Hele hele, gözağrılarımız Zilkade ile Zilhicce şimdi kim bilir nerede! Bahtımız kara, alın yazımız böyleymiş, ne yapalım! İyisi mi, gel, bağrımıza taş basalım. Ağlamak sızlamakla bir yere varamayız. Zaten bu işin olacağı da yoktu: Zilkade bana, Zilhicce de sana varsaydı, o zalim üfürükçü asla peşimizi bırakmaz, bizi bir viranede kıstırırdı. Hem cinin talihi kör, kısmeti kapalıdır. Bir düşün! Gözdelerimizle aynı yastığa baş koysaydık. Allah sevenleri korur ya, yine de hayat onlar için zor olurdu. Şimdi hiç olmazsa aç açıkta değiller. Bu da bizim için teselli olsun. Bu yüzden gel de, aşklarımızı içimize gömelim ve yözyaşlarımızı artık içimize akıtalım. Hayat devam ediyor ve ondan zevk almak zorundayız. Madem ki talih gönül kapısını suratımıza kapadı, en iyisi biz de diyar diyar dolaşır, günümüzü gün ederiz. Onu bunu matrağa alır, makaraya sararız. İçimizdeki gönül sızısı geçecek gibi olmasa da, önümüze geleni tefe koyup çalar kıs kıs gülüp bu dünyadan kâm alırız."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ramazan diğerine nazaran daha bir aklıselim sahibiydi. Söyledikleri Şaban'ı etkilemişti. Hayata, tabiri caizse sıfırdan başlayacaklar, yeni bir sayfa açacaklardı. Böylece iki cin yollara düştü. Günlerce gecelerce durup dinlenmeden yürüdüler. Sonunda bir kasabaya vardılar. Kasabanın istasyon kahvesinde, o sıcakta havuzun başında nargilesini fokurdatan, keyif düşkünü olduğu belli, yaşı yirmi beşten yukarı bir adamı gözlerine kestirdiler. Maytaba alıp dalga geçebilecekleri, tam aradıkları gibi biriydi bu. Saf bakışlı, kara yağız ve ince uzun biri olan bu adam, elbette Hacı Naz'dı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle saf saf, bazan da kötü köü bakan biri olan Hacı Naz, oldukça bön, inatçı, biraz da kalın kafalıydı. Zihni fazla iyi işlemeyen birine göre hayatı boyunca çok çalışıp zahmet çektiğinden, rahatlığın ve tembelliğin değerini gayet iyi bilir, bu nimetlere erişmek için kaytarmaktan, eğer yakalanırsa yalan söylemeyekten çekinmezdi. Belki de, bu tabiatı epeyce erken geliştiği için vaktiyle ana babasından, dayılarından ve amcalarından yediği hesaba gelmez kötek zavallının duruşunu bile biçimlendirmişti: Bu zayıf, kara yağız adam, boşta gezinip adı muhitinde serseriye çıkmasın, bu arada cebi az buçuk para da görsün diye kendisinin nalburiye dükkanına getir götür işleri almak gibi büyük bir hayır işleyen dayısının gözü önünde çalışırken, ensesine her an bir tokat inecekmiş gibi kamburunu çıkarır, omuzlarını kulaklarına kadar kaldırıp başını gizlerdi. Yalancılık ve fesat onun tabiatında yoktu; bunlar sonradan öğrendiği şeylerdi. Bıraksalar, orta okuldan belgeli Hacı Naz, mutlu biri olabilir, üstelik bunu hayatta bir anlam aramadan yapardı. Fakat onu durmaksızın koşturup zahmete koşmak, hayatını ve tüm varoluşunu adadığı keyif-rahatlık-tembellik teslisinden koparmak isteyen onlarca ve yüzlerce kişiyle başı her zaman derde girmişti. Kaytarırken yakalandığı vakit durumu kurtarmak için yalan söylediğinde, fazlasıyla saf olduğu için büyük bir vicdan azabı duymuyor, böylece o mukaddes ruh huzuru asla bozulmuyordu. Ona azap veren asıl şey, bedeninin bu huzuru ruhu kadar yaşama fırsatını pek bulamamasıydı. Diğer bir sıkıntısı ise, hem saf hem de fesatçı olmasının, bazı ağır sataşmalara davetiye çıkarmasıydı. Bu alayların biraz olsun önüne geçebilmek için katlın, çatallı bir sele ve külhani bir üslupla konuşmayı âdet edinmişti. Bu özelliğini pek beğenir, sesi ve konuşma üslubuyla kendisini böyle ağırdan sattığı halde, nasıl olup da itibarının bu kadar az olduğunu beyni bir türlü kavramazdı. Üzüldüğü birkaç şeyden biriydi bu Tanrı'nın ona bahşettiği cennet huzurunu, kendisini ikide bir zahmete koşarak bozan bütün insanlardan, yokluğuyla öç almayı sık sık hayal ederdi. Senaryosu basit, ama etkiliydi: Günün birinde akrabaları, patronları ve arkadaşları onun vefat ettiğini işitecekler ve doğruca evine koştuklarında, çarşafla örtülmüş, üstüne bıçak ve sabun konuş, sedirde yatan naaşını göreceklerdi. Cenaze namazını kıldıktan sonra pişmanlık gözyaşları akıtacaklar ve zavallının helvasını yerken lokma boğazlarından geçmeyecekti. Bu ağır pişmanlık, evlatlara ve torunlara onun adının verilmesine yol açacak ve Hacı Naz adı yüzyıllarca, bir haksızlık ve pişmanlık rüzgarı gibi, nesilden nesile geçecekti. Bütün bu hayalleri o ender tembellik kaçamaklarında kurar, ancak yakalanır yakalanmaz ensesine inen okkalı bir şaplakla cenneti sönüverirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisine ikide bir iş buyuran, bağıra çağıra onu hımbıllık ve miskinlikle suçlayan dayısının nalburiye dükkanında sabahtan akşama kadar çalıştığı yetmiyormuş gibi, Hacı Naz'ın üstelik bir de gönül sızısı vardı. Evet! Müezzinin küçük kızına ilgi duyuyordu. Sabah uyanır uyanmaz, usturası, sabunu ve tasıyla aynanın karşısına geçer, özenle traş olurdu. Saçlarını limon suyuyla tarayıp, annesinin geceden ütülediği pantolonu ve gömleği giyer, kulağına bir karanfil iliştirip aynada kendisine son bir kez daha baktıktan sonra sokağa çıkardı. Güzergahı elbette, müezzinin evinin önünden geçiyordu. Gönlünü kaptırdığı kız o saatte ev işlerine başladığından ara sıra balkonda ya da bahçede olur, gözgöze geldiler mi, Hacı Naz gayri ihtiyari, eliyle saçını şöyle bir sıvazlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki patavatsız cinin kendisine musallat olduğunu bilmeyen Hacı Naz, sabahlardan bir sabah esneyerek yataktan kalktığında, her zaman olduğu gibi traş takımıyla yine aynaya gitti. Gel bör ki bunca zamandır onun ruhunu okuyan cinlerden Şaban, aynanın içine giriverdi. Adam yüzünü sabunlayıp usturayı yanağında tam gezdiriyordu ki, aynadaki aksinde bir gariplik sezdi: Kulakları sivri ve uzundu. Teni ise çok koyu idi ve yeşile çalıyordu. Üstelik gözbebekleri kırmızımtraktı. Kısacası bu haliyle, değil müezzinin küçük kızına göz süzmek, insan içine çıkmak bile doğru değil gibiydi. Tam bu anda aksi, ona göz kırpar gibi oldu. Bunun üzerine Hacı, gidip yüzünü soğuk suyla iyice yıkayarak uyku sersemliğini atmış durumda tekrar aynanın önüne geldi. Hayır! Yanılmıyordu! Kulakları gerçekten sivri ve uzundu. Gördüklerinden emin olmak için ağzını iyice açtı. Aynadaki aksi de ağzını açmıştı. Ne var ki kendisinin dişleri sigaradan sapsarı olduğu halde, aksinin dişleri bembeyaz, bununla birlikte her yeri sipsivriydi. Müezzinin kızı onu bu haliyle imkan yok beğenmezdi. Hacı Naz yutkundu; ağlamaklı bir yüzle doğruca, kuzinede gözleme yapan annesine koştu ve içli bir sesle,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Ana! Ben çirkin miyim?" diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğlu fazlasıyla saf olduğu için onu oğlancıların kandıracağından oldum olası korkan kadın, öfkeyle,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Güzellik senin neyineymiş! Güzellik kadın kısmına yakışır. Erkek dediğin çirkin olur, çirkin!" diye bağırıp zavallıyı azarladı. Daha kızgınlığı sönmeyen kadın, oğlanın yine ayna seğirttiğini, kah ağzını açıp kapayıp, kah sağına soluna dönüp omuzunun üstünden kendini seyrettiğini görünce, huylanıp için bir kurt düştü. Bir erkeğin ayna karşısında bu kadar vakit geçirmesi, elbette şüpheyi davet ederdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynaya giren Şaban orada zavallı adamın taklidini yaparken Ramazan da, onun sağ arka cebinde tarakla birlikte taşıdığı, arkasında bir horos resmi olan cep aynasına girdi. Hacı Naz, ütülü gömleğini ve pantolonunu giymesine rağmen o sabah müezziin evinin önünden geçmedi. Dayısının dükkanına ıssız arka sokaklardan gidiyordu. Yarı yolda ep aynasını çıkarıp yüzünü yine inceledi. Tekrar aynı manzarayı, yani, koca delikli sivri burnu, üzerinde siğillerin ve sivilcelerin kaynadığı nefti teni gördü. Ağzını açıp dilini çıkardığında, cep aynasındaki cin de bu hareketi tekrarladı. Dili sivri, küçük dili ise kocamandı. O gün, ağzını bıçak açmadı. Akşam eve gelir gelmez kafayı vurdu yattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah aynada yine aynı manzarayı görünce tüyleri ürperdi. Bu yüzden durumu en yakın arkadaşına açmaya karar verdi. Arkadaşı ona şu tavsiyede bulundu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Anlaşılan o ki, sen arsız bir cin ya da cinlerle karşı karşıyasın. Keratalar sana oyun oynuyor, seninle dalga geçiyor olmalılar. Bu durumda onları faka bastırmanın sadece bir yolu var. Aynanın karşısına geç ve suratını iyice asarak aksine bak. Hepimizin bildiği gibi, cinlerin topu gayrı ciddidir. Eğer aksin kendini tutamazsa, bil ki o cindir"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öğüdü tutmaya karar veren Hacı Naz eve gidince aynanın karşısına geçip kaşlarını çattı ve suratını asarak sivri kulaklı aksine bakmaya başladı. Aradan birkaç dakika geçtikten sonra aksinin dudakları kımıldar gibi oldu. Belli ki yanağını ısırıyordu. Kendisi ise istifini bozmuyor, suratını bir nebze bile kımıldatmıyordu. Çünkü ciddiyet, itibar uğruna ağır başlı görünmeye hayatını vakfeden Hacı Naz için zor bir şey değildi. Sonunda aksi, ona öylece bakarkan suratını bir iki titrettikten sonra pıhlayıp kıkırdayıverdı. Foyası meydana çıktığı için aynadan dışarı fırlayıveren cin, gözleri kısılmış, eliyle ağznı kapayıp kıkırdaya kıkırdaya kaçıp gitti. Hacı Naz'ın esmer ve şaşkın sureti aynadaki eski yerine böylece yine yerleşti. Cinlerle arkadaşlığı artık başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhalde bir sarsıntı sonucu onun sinir buhranı geçirdiğine inanan arkadaşları kendisini alayla süzerlerken Haccı Naz, gördüğü cinlerin, dedesinden ninesinden duyup işittiği gibi olmadığını ileri sürüyordu. İkisi de kedi büyüklüğünde, kuyruklu ve sivri kulaklıydı. Şişmanca olanın adı Şaban, zayıf ve kamrubumsu olanınki ise Ramazan'dı. Arkadaşları arasındaki itibarına fazlasıyla önem veren Hacı Naz, çatallı ve kalın sesiyle, bu mahlukları pek yılışık ve laubali bulduğu için araya mesafe koyduğunu, onara faza yüz vermeyip kendini ağırdan sattığını, yoksa cinlerin, maazallah, işi el şakasına bile vardıracak kadar pişkin olduklarını anlatıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dediğine göre mahluklar onu, efendi, ağırbaşlı ve oturaklı olduğu için çekemiyorlardı. Çünkü kendileri, sulu, arsız ve yüzsüzdü. Aradan günler geçip onlarla ahbaplığı, hasbıhali ilerlettiği zamanlarda bile Hacı Naz, tam da cinlerin bu pişkin tıynetini yansıtan şu ayna numarasıyla kendisini nasıl matrağa alıp rencide ettiklerini unutamayacak, onlara vakur ve mesafeli davranıp, hatta gizliden gizliye diş gıcırdatacaktı. Fakat anlattığına göre, galiba bu tavrı da pek para etmiyordu. İkisini ta uzaktan gördüğü halde cinler kendisine yaklaşırken o, görmezlikten gelip fazla yüz ermiyordu. Ama mahluklar efendice bir tavırla önce ona itibar edip ciddi, münasip bir konu açıyorlardı. Bu, elbette aslında onun önüne koydukları bir yemdi. Kurbanları nemrutluktan vazgeçip ciddi bir sohbete girdiğinde ise kıkırdamamak için dudaklarını ısırıyorlar, zavallı ara sıra başını çevirdiğinde birbirlerini dürtükleyip kıs kıs gülüyorlardı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2275484129854985196-2039021861949986958?l=hemzeminster.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hemzeminster.blogspot.com/feeds/2039021861949986958/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2275484129854985196&amp;postID=2039021861949986958' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/2039021861949986958'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/2039021861949986958'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hemzeminster.blogspot.com/2009/03/cinler.html' title='Cinler'/><author><name>hemzemin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15770574307603739069</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2275484129854985196.post-8162976009473265765</id><published>2009-03-22T12:20:00.000-07:00</published><updated>2009-03-24T08:01:03.661-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ihsan oktay anar'/><title type='text'>Rabnuma</title><content type='html'>&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Dr. İhsan Oktay Anar/Ege Üniversitesi Felsefe Böl.Öğretim Üyesi / Mor Köpük Oyun Özel sayısı &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 Temmuz 1959'da, İran’'da yayınlanan Penam gazetesi Zahedan yakınlarında kayalara oyulmuş bir tapınak bulunduğunu açıklamıştı. Tapınak, küçük bir dehlizden girilebilen geniş bir odadan ibaretti. Cesaret edip içeri girenler, Kazan Üniversitesinden arkeolog N. Brodnikov ve yardımcısına ait olduğu daha sonra anlaşılacak iki ceset bulmuşlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cesetler antik bir satranç masasının iki yanındaydı. Adli tabip, arkeolog ile yardımcısının altı yıl önce öldüklerine hükmetti. Cesetlerde bir cinayeti akla getirecek hiçbir iz bulunamadığından, bu kişilerin ölümlerinin, hastalık olasılığı bir yana, açlık ve susuzluktan olabileceği Sovyetler'in elçisine duyuruldu. Gel gelelim elçi, Brodnikov'la yardımcısının yanlarında ilaç ve tüketilmemiş bol miktarda erzak olduğunu belirtip adli tıp raporunun doğruluğu konusunda şüphelerini dile getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte bir uzman heyeti, olay yerinde yaptığı araştırmada adli tıp raporunu doğrulayacak ipuçları buldu. Brodnikov'la yardımcısı satranç oynarken ölmüşlerdi. &lt;br /&gt;Daha sonra, onların satranç masası başında ölümü beklediklerini düşündü herkes. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Brodnikov'la yardımcısının ölümlerinden altı yıl sonra gizli bir tapınağın içinde satranç masası başında bulunmaları olayına, Arjantin'de yayınlanan bir satranç dergisi, "Garip ama Gerçek" köşesinde bir sütunluk yer ayırdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan, arkeologla yardımcısının oynadıkları oyunun bilinen satrançtan biraz değişik olduğunu öğreniyoruz: Tahta, "9x9" kareden oluşuyordu ve taşlar otuz altı taneydi. Sözü edilen dergide bu olayı anlatan yazar, kim bilir, belki taşların da bilinenlerden farklı hareketleri olduğunu ekliyor. Bunun yanında, İranlı yetkilileri Brodnikov'un büyük bir olasılıkla bu garip satrancın kurallarını kaydettiği not defterini dünyaya açıklamamakla suçluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimize geçen birtakım belgeler bilmece gibi görünen bu olayı çözmemize elverdi. Her şeyden önce, Brodnikov’un bulduğu tapınakta rastladığı satranca benzeyen oyunun asıl adının "Rabnuma" olduğunu biliyoruz. "Rab" ve "-numa" sözcüklerinden oluşan bir ad bu. Hicri Vl. Yüzyılda yaşamış ve daha sonra mezhebinden dönen bir Yezidi olan Husrev'in, bu oyunun kuralları hakkında yazdığı ve oyunla aynı adı taşıyan kitabın elimizde yalnız "mukaddime"si bulunduğu için Rabnuma'nın nasıl oynandığını bilmiyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun bulucusu olan Husrev'in yaşamı hakkında bazı bilgilere Tezakirü'l Mücrimin adlı eserde rastlıyoruz ancak. Önceleri bir Yezidi olan Husrev, peygamberliğini ilan etmiş; fakat karşılaştığı sert tepki öldürme girişimlerine dek vardığı için mezhebinden çıkıp yaşadığı yeri, yani Irak’ı terk etmiş. İran'ın Zamehan kentine yerleşen Husrev, sırları halka açıklamanın yol açacağı tehlikeler konusunda acı tecrübelere sahip olduğundan, burada kapalı bir tarikat kurmuş. Adı geçen eser, (daha sonra Brodnikov’un bulacağı) tapınağı da Husrev'in yaptırdığını anlatıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Husrev'in, bulduğu oyunla aynı adı taşıyan Rabnuma adlı eserinde tanrısal vahyi almak için bir anahtar peşinde olduğunu görüyoruz. Husrev, seksen bir haneli bir tahtada otuz altı taşla oynanan ve satranca çok benzeyen bu oyunu tasarlamış. Gel gelelim, bu satrançta tek akıllıca açılış, yine bulucusunun tasarladığı, doksan dokuz hamlelik bir kombinezon. Eğer bu açılış yapılırsa, ilk taşın alınması için dokuz bin dokuz yük doksan dokuzuncu hamleyi beklemek gerekiyor. Açılışın yalnızca ilk hamlesini biliyoruz: E2e4!! Bulduğumuz diğer bir şey, e2 piyonunun siyah ve beyaz şah ile oyunun sonunda kalacak üç taştan biri olduğu. Esere göre e2 piyonu (Husrev "e" yerine Farsça’da beşinci harf olan "t"yi kullanmış) oyunun sonunda vezir olup siyahların mat olmasına neden olacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte Rabnuma adlı oyunun dünya tarihinde ancak bir kez oynanabileceğini ileri sürüyor eser. Eğer oyunculardan biri kasıtlı olarak yenilme yoluna gitmezse (ki, Rabnuma'ya göre bu olanaksız bir şey) oyun sonsuza kadar sürer. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu oyunun açılışındaki doksan dokuz hamle, ister istemez Allah’ın sıfatlarının sayısı olan "doksan dokuz"u akla getiriyor. İkinci bir ilginç nokta, evrenin, Tanrı'nın bir tezahürü olduğu yollu Sufi düşüncesine koşut olarak Husrev'in şu iddiası: Tanrı, sonsuza kadar sürecek bu oyunda kendini açımlar... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna göre, her hamleye karşı bir hamle, sav ve karşı sav, matı ya da sentezi biraz daha yaklaştırıyor. E2 piyonunun vezir olması, "kurtuluş" temasını, tektanrıcı dinlerdeki "ruhun kurtuluşu" temasını çağrıştrıyor. Mat ya da sentez anında, yani siyahların ya da şeytan'ın yenildiği anda Tanrı'nın kendini açımlamış olacağını söylüyor eser. Burada, oyunun adının neden Rabnuma olduğunu anlıyoruz. &lt;br /&gt;Arapça’da "Rab" sözcüğünün anlamı "Tanrı"dır; "-numa" ise Farsça bir son takıdır ve "...yi gösteren" anlamına gelir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimizdeki bir diğer belge, Husrev için onun müritlerinden biri tarafından yazılan bir methiye; Husrev name adını taşıyor. Husrev'in bol, bol övüldüğü sayfaları atlıyoruz. Ama kitabın son bölümü konumuz açısından önemli bazı bilgileri içeriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Rabnuma oynayan" müritlerle ilgili bölüm bu. &lt;br /&gt;Anladığımız kadarıyla, bu oyuna başlayan, ya da aşağıda göreceğimiz nedenle bu oyunu bırakanlardan devralan müritler, oynadıkları ikinci hamleden sonra altı hamle sonraya, dördüncü hamlenin ardındansa yirmi dört hamle sonraya kadar vb... mevcut pozisyondan hareketle gerçekleştirilebilecek bütün kombinezonları kestirebiliyorlarmış. Zaman geç tikçe, gerek kendileri ve gerekse dış dünya hakkındaki herşeyi düşüncelerinden soyutlayıp kafalarını bir kombinezonlar sonsuzluğuyla dolduruyorlar ve hatta, yemeyi içmeyi bile akıllarına getiremiyorlarmış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Husrev name’de bu konuda şöyle bir öykü anlatılıyor. &lt;br /&gt;"Müritlerden biri daha oyunun başlarındayken Rabnuma'yı bırakarak zevk ve eğlence içinde yaşamak istediğini söyleyip tarikattan ayrılmış. &lt;br /&gt;Ne var ki, oyunu bırakışının daha ikinci gününde "vezir desteğinde kale"yle ilgili bir kombinezon kurmaya başlamış. Uzadıkça uzuyormuş kombinezon; öyle bir an gelmiş ki, onu yemez içmez bir durumda bulmuşlar. Üç gün sonra da ölmüş. &lt;br /&gt;Husrev name’de, oyuna başladıktan sonra vazgeçmenin, bir koşul dışında, olanaksız olduğu yazıyor: Bu koşulsa, oyuncunun bir güzele aşık olması. İşte o zaman oyuncu, bir kombinezonlar dizisini değil de aşık olduğu güzeli temaşa edermiş. &lt;br /&gt;Husrev name’den, tarikat içinde bu durumların hoş görüldüğü anlaşılıyor: Sufi geleneğine koşut olarak bu tarikat, "akl"a olduğu kadar "aşk" ada değer veriyor. Zaten eserde Rabnuma, "Aşkın mantığı " olarak da tanımlanıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rabnuma'nın oynanmasına Hicri 509 yılı Recep ayının ikinci cumasında başlandığını yine aynı eserden öğreniyoruz. &lt;br /&gt;Husrev name’nin yazıldığı Hicri 539 yılına kadar altı bin hamle yapılıp altı ayrı deftere düzenli olarak kaydedilmiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kayıtların tarikat üyeleri için Tanrı'nın vahyi değerini taşıdığını belirtmemize bilmem gerek var mı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rabnuma'nın H.539 yılından sonraki bilinmedik bir tarihte yarım bırakıldığı anlaşılıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük bir olasılıkla Brodnikov'la yardımcısı, tapınakta buldukları bu yarım bırakılmış oyunu sürdürmeye kalkışmışlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkeologla yardımcısının trajik sonları da böylece belli oluyor...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2275484129854985196-8162976009473265765?l=hemzeminster.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hemzeminster.blogspot.com/feeds/8162976009473265765/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2275484129854985196&amp;postID=8162976009473265765' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/8162976009473265765'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/8162976009473265765'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hemzeminster.blogspot.com/2009/03/rabnuma.html' title='Rabnuma'/><author><name>hemzemin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15770574307603739069</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2275484129854985196.post-4472663925634379110</id><published>2008-12-31T13:14:00.000-08:00</published><updated>2009-03-24T08:01:30.063-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ihsan oktay anar'/><title type='text'>Yeniçeriye Tavsiyeler</title><content type='html'>Hayvan, Sayı:1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletlu, Azametlû, Kudretlû Padişah Efendimizin Ferman-ı Humayûnları gereği hazırlıkları başlayan Tırnava Seferi'nde, bazı müşküllere maruz kalmamasını dilediğim kapıkulu efradına tavisyelerim odur ki;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Önce silahını gözden geçir. Tüfenginin falya deliği çevresinde eğer ki bir çatlak varsa tetiği çektiğin anda silah, namlu dibinden patlar ve Allah korusun, yüzünü darmadağın eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Tüfengin fitiliyse, bu fitilin güherçilesinin iyi cins olması gerekir. Bunu ancak tadarak anlayabilirsin. Bundan baska, tüfenginin yılankavisinden geçirilirken fitilden güherçilenin pul pul dökülmemesi icap eder. Yoksa yılankavi, falya tavasına değdiğinde yemleme barutu ateş almaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. İyi cins barut kullan. Tadıldığında barut, acı ve tuzlu ise kötü, dili ısırıp biraz da tatlı hissi veriyorsa iyidir. İyi barut bulmak istersen Kadıasker Mahallesi'nde, Şehzadebaşı'nın arkasındaki silahçılar çarşısında dükkan işleten Himmet Usta'ya git. "Beni Uzun İhsan gönderdi" de. Selamımı da söyle. Tezgah altından sana en iyi barutu verecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Kılıncın keskin olmalı. Bazı yeniçeriler üçü beşi bir araya gelip yuvarlak bir kalıbın içine zift ve kum dökerek karıştırırlar ve tekerlek şeklindeki bu bileği taşını pedalla döndürüp kılıçlarını bilerler. Sen böyle yapma. Kılıncının keskin olmasını istiyorsan Malta taşından şaşma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Eğer ki şu yeni icat çakmaklı tüfenklerden birini kullanıyorsan, horozun mengenesine sıkıştırılmış çakmak taşının falyaya çarptığında ara sıra kırılacağını bil. Bunun için yedek çakmak tasların yanında hazır olsun. Mengene paslanmış olmasın, yalama olmamasına da dikkat et.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. Soğuk iklimde bir kâfiri katlettikten sonra, kılıncındaki kanı mutlaka sil ve ondan sonra kınına sok. Çünkü hava soğukken kan donar, kılınç da kınına yapışır. Böylece tehlikeli bir durumda ne kadar asılırsan asıl, kılıncını kınından çekemezsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7. En az 2 karış enindeki bir kuşağı beline 40 kere dola. Bu sayede göbek düşme illetinden korunursun. Ayrıca böbreklerini de üşütmezsin. Ayağına yemeni yerine çizme giy. Çünkü insan en başta ayaklarından üşütür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey yeniçeri! Sana son tavsiyem, esame defterini veya ocaktaki kaydını bir başkasına devredip ocaktan ayrılman ve Galata'daki, Kefeli'nin meyhanesinde kafayı çekmendir. Çünkü en cilveli köçekler buradadır. Bunu yapacak kadar cesursan, bir o kadar da mutlu olacağını bil.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2275484129854985196-4472663925634379110?l=hemzeminster.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hemzeminster.blogspot.com/feeds/4472663925634379110/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2275484129854985196&amp;postID=4472663925634379110' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/4472663925634379110'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/4472663925634379110'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hemzeminster.blogspot.com/2008/12/yenieriye-tavsiyeler.html' title='Yeniçeriye Tavsiyeler'/><author><name>hemzemin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15770574307603739069</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2275484129854985196.post-71058359029763202</id><published>2008-12-31T13:05:00.000-08:00</published><updated>2009-03-24T08:01:49.215-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ihsan oktay anar'/><title type='text'>Tamu</title><content type='html'>Work in Progress,Kitap-lık Dergisi, Eylül - Aralık 1996&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurşun Lahdin eritilmesinden dört yüzyıl kadar önce, Halife Mansur Hazretleri düşünde gökten kayan iki yıldız görmüş, meğerse bunlar Harut ve Marut adlı iki melekmiş. Ademoğulllarının dünyada döndürdükleri işleri merak ettikleri için göğün en yüksek katının izniyle gece yere iniyor, şafak sökünce de esrarengiz bir beyit okuyup tekrar eski yerlerine yükseliyorlarmış. Ne var ki günün birinde ölümlü bir kadına âşık olmuşlar. Kadın da bunları serhoş edip göklerin kapısını açan beyiti ağızlarından almış. Esrarengiz sözleri söyler söylemez yükselmeye başlamış, ama yarı yolda diğer melekler onu çarpıp bir yıldız yapmışlar. Bu yıldızın adını Zühre koyduktan sonra, Harut ve Marut'u saçlarından bir kuyuya asıp cezalandırmışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah olunca, Halife Mansur Hazretleri atına atlayarak düşünde gördüğü bu kuyuyu arayıp bulmuş. Yaklaşıp baktığında dibinde kendi aksini görmüş. Sudaki aksi ona, "Ey Mansur. Sonunda geldin. Nice zamandır burada seni bekliyordum. Ben senin aksin değil, ikizinim. Sana ilim vereceğim, ama yalnızca bir tek şey sorabilirsin. İyi düşün ve bana sadece bir soru sor," demiş. Halife Efendimiz de havsalasını zorlayıp iyice düşündükten sonra, "Bana dünyadaki herşeyi göster," demiş. Kuyunun ayna gibi parlak sathında o an, dünyanın o güzelim sureti görünüp kayboluvermiş. Halife Mansur'un kamaşan gözlerine yeniden nur geldiğinde, az ötede akan ırmağa, Dicle'ye bakıp burada bir şehir kurmaya and içmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzbin işçi yirmi yıl çalışıp o dairevi şehri, bugünkü Eski Bağdat'ı dünyanın suretine uygun olarak bu yüzden inşa etmişler. Merkeze el Mansur Camii ile bir saray kondurup etrafına gökyüzündeki on iki burcun timsali olan on iki devlet binasını dikmişler. Dünyayı çevreleyen Kaf Dağı yerine, bu şehri tam bir daire şeklindeki bir surla kuşatmışlar. Sonunda burası Halife Efendimizin kuyuda gördüğü surete fazlasıyla benzemiş. Barışın hüküm sürdüğü bu şehre Madinetü's Selam denmiş. Gelgelelim şehri kurmakla yükümlü iki mimardan biri işi gücü bırakıp, Bağdat'ın kuruluşunu anlatan bu masalı kurmuş. O gün bu gündür, bu masala İlk Bağdat Masalı denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gassal'ın sırrını açıklayan esrarengiz yazıları incelemekle meşgul bilginler, yaşadıkları bu şehri iki mimardan hangisinin kurduğuna karar veremiyorlardı. Dünyanın suretine göre dairevi şekil verilmiş olan Eski Bağdat, giriş yasağına rağmen definecileri, tılsımcıları ve serüvencileri, sözün kısası dünyanın binbir haline âşık binbir türlü insanı bir girdap gibi kendine çekiyordu. Geceleyin surlarını gizlice aşanları, yarıçapında geleceği gören kahinleri, ellerinde usturlabla yer tayin eden definecileri, mıknatıs taşıyla ay tozları toplayan simyacıları yutuyor, geriye masallarını bırakıyordu. Bunlar İlk Bağdat Masal'ına ekleniyor, kâhinin, simyacının ve definecinin boynu vurulmuş bedenleri yeraltında yatarken, ruhları bumasalın cüzleri olarak ay altında dar sokaklarda dolaşıyordu. Yeri geldiğinde lamba içlerine, halı püsküllerine siniyor, fırsat bulduklarında ise yeni düşlere ve tasarılara girip yeni masallar yaratıyorlardı. Yaşayan vârisleriyle ilk mimar ne kadar köşk, kasır, kâşane ve saray yaparsa yapsın, Bağdat'ı ikinci mimar&lt;br /&gt;kadar büyütemiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilginlerin esrarengiz yazıları incelediği Darüssena, simyacıların, madrabazların ve daha nicelerinin düş gücünü azdıran bu dairevi şehrin Basra kapısının karşısındaydı. Bu binanın zemin katında, kendi kendine işleyen aygıtların yapıldığı, altını iki katına çıkaran formüllerin sınandığı, akıllara durgunluk veren silahların denendiği işlikler vardı. Burada aletlerin yayları kurulur, sarkaçlar koyverilir, pergeller döner, imbikler fokurdardı. İkinci katta ise bu âlemin gidişatına yön veren ilkeler incelenirdi. Hasta madenleri, saf halleri olan altına dönüştürecek eliksirin hassaları, kız istemek ve savaş açmak için uygun zamanları gösteren takvimlerin ayrıntıları, gezegenlerin tuzlar üzerindeki etkileri burada tartışılır ve sonuca&lt;br /&gt;bağlanırdı. Üçüncü ve son kat ise, rafları kitaplar ve parşömenlerle tıka basa dolu olan o kadar muazzam bir kütüphaneydi ki, burada Halid bin Yezid'in "Firdevs el Hikme"sini bulmak bile mümkündü. Bu binada ayrıca çatıdan bodruma kadar inen ve ağzında sağlam bir kapak bulunan bir "kuyu" vardı. On kulaç derinliğinde olan bu kuyunun dibinden gökbilimciler, bir düzenekle kapağı açıp hava aydınlıkken bile yıldızları gözleyebilirlerdi. Küçük bir kale görünümündeki Darüssena'ya bir casusun ya da parmağında zehir dolu bir yüzükle bir intihar fedaisinin sızması mümkün değildi. Çünkü buranın bir tek kapıdan başka girişi yoktu. Gündüzleri tavandaki delikten giren güneş ışığı aynalar vasıtasiyle bütün odalara, işliklere ve hücrelere yansıtılırdı. Kundakçılara ve fedailere karşı türlü tuzaklar geliştirilmişti. Damda, avluda ya da içeride sık sık, ya Zühre'nin ışığının erbezlerini patlattığı bir Moğola, ya da mizaç dengesi bozulup gözleri taşa dönüşmüş bir Gazneliye, yahut madeni şişelere hapsolmuş Karmatlılara rastlanırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilginler, kurşun lahitten kalıbını aldıkları anlaşılmaz yazıları işte böyle bir yerde inceliyorlardı. Sabahtan bu yana kafa patlatmalarına rağmen varabildikleri yegâne sonuç bunun, içinden kolayca çıkılabilecek bir iş olmadığıydı. Esrarengiz metin şu ifadeyle başlıyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hakikatin Efendisi günahkâra şöyle dedi:&lt;br /&gt;'Sagdakilerin en üstünden soldakilerin en&lt;br /&gt;altına inersen cehennemin kapısını bulursun'".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Cehennemin kapısı", bilginlerin bir çoğunu korkutmamış değildi. Gelgelelim taşıdıkları muskaların onları bu uğursuz ibareye karşı koruyacağı apaçıktı. Yine de akıllarına binbir türlü düşünce geldi. Yazıldığına göre ahrette, cennetlikler Peygamber Efendimizin sağına, cehennemlikler ise soluna toplanacaktı. Öyleyse sağdakilerin en üstünü ve şereflisi, soldakilerin en alçağı ve soysuzu olduğunda cehennemin kapısı ona açılacaktı. Buraya kadar herşey makul görünüyordu, fakat metnin geri kalan kısmına nasıl bir anlam vermek gerekecekti? Çünkü, Hakikatin Efendisinin sözünden sonra, tuhaf bir Yunancayla yazılmış bir metin başlıyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"en toutois e aitia tes melainas koles&lt;br /&gt;esti filia kai o sitos o skleros. outos, noso&lt;br /&gt;gignetai e lupe en tuma kai en somati melaina&lt;br /&gt;kole. aute kole mekanetai malista ton karkinon&lt;br /&gt;en geronti kai filomania en neania, osper outosf&lt;br /&gt;rontizei ten filen, siopei de dia tes emeras. o&lt;br /&gt;poros tou nosou melainas koles d'esti me melein,&lt;br /&gt;upaluskein de epitumia kai diagein radios, anagke&lt;br /&gt;estein kuamon kai labraka, etera esti kakos.&lt;br /&gt;frontizetin dei ton kalon tina."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yunanca bir tıp kitabından alınmışa benzeyen bu metni bilginler şöyle&lt;br /&gt;tercüme etmişlerdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu kilerde melankolinin nedeni aşk ve&lt;br /&gt;kuru gıdadır. Böylece bu hastalıkta rufta keder&lt;br /&gt;ve bedende kara bir safra oluşur. Bu kara safra&lt;br /&gt;yaşlılarda urlara, gençlerde ise aşk deliliğine&lt;br /&gt;yol açar, öyle ki, genç gün boyunca sevgilisini&lt;br /&gt;düşünür ve susar. Melankoli hastalığının çaresi&lt;br /&gt;ise kaygılanmamak, tutkudan kaçınmak ve rahat&lt;br /&gt;yaşamaktır. Baklagillerden ve lezzetli balıklardan&lt;br /&gt;yemek gerekir, başkaları kötü gelebilir. İyi bir&lt;br /&gt;şeyi düşünmek icab eder."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Melankolinin nedenlerini ve sonuçlarını açıklayan, tedavi ve perhiz usulleri hakkında bilgi veren bu metin bilginlerin kafasını iyice karıştırdı. Bazıları bizzat bu hastalığın cehennemin kendisi olduğunu düşündüler. Fakat Gassal'ı yenilmez kılan güç, bu hastalığın neresinde olabilirdi? Sonunda içlerinden biri, melankolinin de bir tür delilik olduğunu, herkesin bildiği gibi bazı delilerin olağanüstü güçlü oldukları için zincirle zorbela zaptedildiklerini söyledi. Gassal'ın Cabir'i deli kuvvetiyle yendiğine önce hiç kimse inanmak istemedi. Gel gör ki bir süre sonra, başka bir açıklama bulamadıklarından bu fikre sarılmak zorunda kaldılar ve olağanüstü bir üzüntünün inanılmaz bir kuvveti nasıl sağlayabileceğini bulmaya çalıştılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğle vaktine kadar henüz bir sonuca erişememişlerdi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2275484129854985196-71058359029763202?l=hemzeminster.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hemzeminster.blogspot.com/feeds/71058359029763202/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2275484129854985196&amp;postID=71058359029763202' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/71058359029763202'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/71058359029763202'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hemzeminster.blogspot.com/2008/12/tamu.html' title='Tamu'/><author><name>hemzemin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15770574307603739069</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2275484129854985196.post-7660278882971126150</id><published>2008-12-26T10:29:00.000-08:00</published><updated>2009-03-24T08:02:08.298-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ihsan oktay anar'/><title type='text'>İhsan Oktay Anar Romanlarında Dilin Kurgulanması</title><content type='html'>Selçuk Orhan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhsan Oktay Anar'ın romanlarında, belli bir tarihsel dönemin kurgulanması, her şeyden önce okurun imlegemine o dönemin ışığını düşürecek bir dilin yaratılması anlamına gelir. Diğer bir deyişle, roman dilinin kendisi tarihsel dekorun başlıca parçası olur. Yazar, Tarık Buğra ya da Kemal Tahir'den alışık olduğumuz biçimde, tarihin bir öneminin olgulardan yola çıkarak yeniden üretilmesini hedeflemez. Olgulardan ancak yüzeysel olarak, kurmacanın özgün düşlemine ipuçları devşirecek düzeyde yararlanır. Dille ilişkisi de üç aşağı beş yukarı aynı biçimde düşünülebilir; İhsan Oktay romanlarında dil, bir dönemin gerçeğini saptamak ya da belgeleştirmek amacıyla kurgulanmaz. Yazar, okurun zihnini tarihsel dönemin düşsel tasarımına hazırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla, Amat, Puslu Kıtalar Atlası ya da Kütab-ül Hiyel'i, "tarihsel roman", "tarihsel anlatı" gibi başlıklara ayırırken, kesinlik içeren bir tarihsel sunum ya da tez içermediklerini kabul etmek gerekiyor; bu romanlar, tarihsel veriyle kurgusal dili harmanlayan düşsel anlatılardır. "Tarihsel roman" olarak adlandırılmarında bir sakınca olmayabilir; ancak türün alıştığımız örneklerindense, fantastik romanlara ya da bilim-kurguya daha yakın olduklarını kabul etmek gerekecektir. Yine de, İhsan Oktay Anar'ın romanlarında tarih bilgisiyle eski dile ait söz dağarcığının kullanımının incelenmeye değer bir yanı vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anar'ın kurgusal dili, düşsel romanlarının geçtiğini varsaydığımız dönemin dili elbette değildir. Yazar, kurmacasını, okuruyla ortak bir dil ve düşlem paydasına yerleştirme çabasındadır. Dolayısıyla, dil kurgusu da, okurun algı düzlemiyle uyumluluk göstermek zorundadır; diğer bir deyişle yazar, okurunu, kurguladığı dilin anlattığı dönemin ya da özel durumun dilinin düşsel bir yansıması olduğuna ikna etmek zorundadır. bu amaçla, dilimizin içinde olduğu eski-yeni ikiliğini kullanma yönüne gider; böylece İhsan Oktay Anar'ın tarihsel romanlarının dokusunu, Eski Türkçe'ye ağırlık kazandıran bir sözcük seçimi ekonomisiyle oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dil nelerden oluşur? Kısıtlı ama hedefleri açısından kapsayıcı bir Eski Türkçe dağarcığından, yerleşik kullanımlardan, anlatılan durumun özel jargonundan.... Anlatılan durumun özgün söz dağarcığına hakim olma isteği, örneğin Amat'ta, malumatfuruş bir dilin doğmasına neden olmuş görünmektedir. Yazar, deniz yolculuğunu, denizciliğin, üstelik anlatılan çağdan devşirme terimlerle donatılmış özel diliyle öyküleştirmeye çalışır. Ancak, sözgelimi Amat'ta ortaya çıkan metnin okurun takibini zorlaştırması bir eleştiri konusu olamaz; çünkü, romanın yapay dili, içerdiği terimlerin çağrışım derinliğini taşımaz. İhsan Oktay Anar'ın, zorlayıcı söz dağarcığı, yapay dili, anlaşılmak, çözülmek için değildir; anlatılan durumu pekiştirmek, örneğin okura tarihsel bir çağın ya da denizcilik evreninin etkisini taşıyabilmek için tasarlanmıştır. Okur, bu romanları okuduğunda aslında, bir çocuğun anlamını bilmediği, belki de uydurulmuş büyü sözleri karşısındaki gizemli heyecanını duyacaktır. Hatta kimi durumlarda yazar, sözcükleri doğrudan uydurmaktan ya da modern bir sözcüğü Eski Türkçe'nin fonteiğinde yeniden üretmekten de (Tekila yerine Tek-i Ala, René Descartes yerine Rendekar gibi) geri durmaz. Aşağıdaki satırları örnekleyelim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Palamar mola edildikten sonra usturmaçalar çekildi. Serenler hiza edildi. Abuzer Reis'in "Ariva!" komutuyla marineller ve diğer denizciler, dayanıklı olması için ziftle sıvanmış, ip merdivenlere benzeyen çarmıklardan direklere tırmandılar ve marsipetlere basıp serenlere yayıldılar. (Amat, s.40)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine divane Salim Efendi'nin naklettiğine göre Yafes Çelebi, sayısız makam ve mercinin derkenarı, ilam isteği, havale mührü, harç damgası, kuyruklu  ve kuyruksuz sahlarıyla dolu istidasını ve düşahi ile zülkarneyn toplarının çizimini alıp Bayezid'deki Hiyel Kalemi'ne doğru yola koyulmuştu.... yaşları aynı olan çocukları çelik çomak, birdirbir, kabak kabak kapmaca, körebe gibi oyunlar oynuyorlardı. ... Çok geçmeden Sultaniyegâh faslına geçildi ve ev, tanbur, kudüm, kemençe, def, dümbelek ve ney sesleriyle inler oldu. (Kitab-ül Hiyel, s.38-39)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki örnekte de dikkatimizi çeken birkaç nokta var: Yazar, her durumu özel söz dağarcığıyla anlatmaya çalışıyor; denizcilik söz konusu olduğunda, palamar, usturmaça, seren, marinel gibi gündelik dilin içinde sayamayacağımız terimler anlatımı güdümüne alıyor. Çocukların betimlenmesinde ya da müziğin anlatımında da bir envanterleştirme tutkusu görülüyor. Yine, eski dili kurmanın yolu da, yazar için sözcük seçiminden geçiyor: Nakletmek, divane, makam, merci... Yazar, bürokrasiyi bir evrak savaşı olarak betimlerken de, havale mührü, harç damgası gibi terimleri ardı ardına diziyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında, gündelik dilin dışında bir jargonla, bir alt dille ya da antik bir dille yazma çabası kuşkusuz İhsan Oktay Anar'la başlamış değildir; çeşitli gerekçelerle birçok yazar dili kurgulama eğilimindedir. Sözgelimi Ian Mcewan'ın, dilimize Cumartesi adıyla çevrilen romanında, beyin cerrahının pratiği, okurun yabancısı olduğu teknik tıp terimleriyle anlatılmıştır. Oğuz Atay, Tutunamayanlar'ın, Selim'in el yazmalarından oluşan bölümlerinde, öz Türkçe ve Eski Türkçe'yi parodileştirmeye çalışmıştır. Kemal Tahir'in özellikle köy romanlarında, Çorum şivesinden esinlenerek yarattığı akıcı, sert bir dil karşımıza çıkar. Mustafa Kutlu, Sır'da, tasavvuf dilini öyküye taşımaya çalışır. Dil bu saydıklarımız gibi yapıtlarda anlatım aracı olmaktan öte kurmacanın bir parçasıdır, hatta çoğu zaman ta kendisidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhsan Oktay Anar'ın romanlarında betimlemenin özel bir yapıtaşı olduğunu da es geçmemek gerekiyor. Kitab-ül Hiyel, yazarın düşsel betimleme tutkusununun doruğa taşındığı bir romandır. Zihni Sinir icatlarına benzeyen düşsel tasarımlarını yazar önce kurmacanın içine bir yapbozun tamamlayıcı parçası gibi yerleştirir; ayrıntılı işlek bir betimlemeyle okura tanıtır, bununla da yetinmez bir de taslak çizimini sayfanın bir köşesine yerleştirir. İhsan Oktay'ın romanları da çeşitli bakımlardan aslında Kitab-ül Hiyel'de geçen düşsel oyuncaklara benzetilerek anlaşılabilir: Kitab-ül Hiyel'deki tasarımların hiçbiri gerçekte uygulanabilir değildir- ya da en azından uygulanabilirlik açısından sınanmak, gerçekleştirilmek için düşünülmemişlerdir. Romanlar da tarihsel gerçeğin ideolojik bir yansıması değildir. Kitab-ül Hiyel tasarımları gibi, İhsan Oktay Anar'ın kurmacasında da düşsel bir mekaniğin egemen olduğunu eklememiz gerekiyor. Kişiler, ortam, olaylar neye yöneldiği pek anlaşılmayan bir makinenin tekdüze dişlileri gibidir; her birinin işlevi tek yönlü olarak tanımlanmıştır. Yazarın dil kurgusu da, tıpkı Kitab-ül Hiyel'in oyuncakları gibi bir icattır. Sözcük dağarcığı neye yaradığı anlaşılamayan bir dişliler yığınına benzer; bu tıpkı Charlie Chaplin'in Modern Zamanlar filmindeki makineyi andırır: Öyle bir makine olmamıştır, asla da olmayacaktır; ancak kalabalık dişlilere, silindirlere, manivelalara bakıp seyirci, "Bu bir makine" diyecektir; filmle seyircinin orak düşlemi arasında öykü ilerleyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhsan Oktay Anar'ın romanlarında, sıklıkla mizahlaşan bir çeşit alegoriye rastladığımızı da ekleyelim: Amat, Kuran ayetlerinden alıntılarla, "Kaptan Efendimiz"in dinsel mitolojiyle ilişkilendirilebilecek konuşmalarıyla sahte bri ezoterizmin izlerini taşır. Yazar elbette dinsel bir mesaj vermek ya da alegori yoluyla dinselliği alaya almak amacında değildir; aslında sadece, dinsel söylemin bilinmeyene ilişkin parçalarını soyutlayarak, romanın gizem havasını beslemek istemiş gibi görünmektedir. Benzer bir ilişkiyi Puslu Kıtalar Atlası ile felsefe arasında kurmak da elbette olanaklı görünmektedir. İhsan Oktay'ın kurmacası bir gizemle çözümü arasındaki gerilime oturmuştur. Kitab-ül Hiyel'in, devr-i daim makinesi çevresinde dönen arayış öyküsü de akla gelmelidir. Bu alegori aslında, İhsan oktay Anar'ın romanlarının zaafını da oluşturur; çünkü, romanların çoğunda kişiler ya da anlatıcının kendisi, alegorinin kaynaklarına dayanarak aforizma ayarı sözler etme eğilimindedir: Oysa, İhsan Oktay Anar'ın romanlarının yapıtaşı göndermelerden çok aslında bu işlenmiş malumatfuruşluktur. İhsan okay Anar'ın kurmacası da dil kurgusu da gereksiz yüzeysel bilgiyle ağırlaştırılmıştır. Kuran ayetlerinden alıntılar, kaba tarihsel veri, romanın konusuna göre denizcilik ya da fizik-mekanik terimleri, basitleştirilmiş felsefe, kurmacaya gevşek bağlarla yerleştirilmiştir; yazar aslında hiçbirini derinlemesine tartışmaz, sadece bu konuların uyandırabileceği merak değerinin peşindedir. Bu aslında tıpkı spritüalistlerin, bilimsel verileri çarpıtmasına ya da gazetecilerin felsefe-tarih tartışmalarını yüzeysel yorumlarıyla gündeme taşımalarına benzer. Bu anlamda, İhsan Oktay Anar'ın, Kuran göndermeleri ya da felsefe metinleriyle kurduğu oyunsu bağlantılar, Necip Mahfuz ya da Salman Rüşdü gibi yazarlarla karşımıza çıkan eleştirel gerçekçilik çabasıyla hiçbir benzerlik göstermez. Anar, tıpkı Borges gibi düşsel-mistik sonucu için bu metinleri kurcalamaktadır; ancak Borges gibi, ince bir tartışmaya sürükleme eğilimi de göstermez. Kolay tüketilebilir bir eğlence edebiyatının kurmaca alt yapısına yönelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her kurmacada, asgari düzeyde de olsa bir gerçeklik duygusu, düşsel bir anlatı bile olsa neden-sonuç ilişkisi ararız. Tarihsel roman yazarının da, konu ettiği dönemin ya da durumun etkisini yaratabilmek için dille oynaması kadar olağan bir şey yoktur. İhsan Oktay Anar'ın romanlarında oyunlaştırılmış bir kurmaca dilin iki yüzünü de ele almaya çalıştık: Birincisi yazar, romanlarında dili kurgulayarak tarihsel gerçeklik etkisini vermeyi başarmıştır; en azından düşsel dünyasını, okuruyla ortak bir tarih evreninde canlandırmaya çalışmıştır. Diğer yandansa, öykünün amacı ötesinde bir söz dağarını yüklenmek zorunda kalan bu kurgusal dil, tarihsel verinin işlenmesi çabasıyla birleşerek bir malumat yığınına dönüşme eğilimi göstermiştir. Bu iki yüzün, yazımızın dışında kalan ortak sonucu ise edebiyatımız için mutlaka araştırılması gereken, son yıllarda giderek merkeze oturmaya başlamış yazı-eğlence dengesidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2275484129854985196-7660278882971126150?l=hemzeminster.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hemzeminster.blogspot.com/feeds/7660278882971126150/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2275484129854985196&amp;postID=7660278882971126150' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/7660278882971126150'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/7660278882971126150'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hemzeminster.blogspot.com/2008/12/ihsan-oktay-anar-romanlarnda-dilin.html' title='İhsan Oktay Anar Romanlarında Dilin Kurgulanması'/><author><name>hemzemin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15770574307603739069</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2275484129854985196.post-2028456335997972641</id><published>2008-12-26T09:23:00.000-08:00</published><updated>2009-03-24T08:02:24.540-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ihsan oktay anar'/><title type='text'>Puslu Kıtalar Atlası'nın Muktedir Mâdûnları</title><content type='html'>Deniz Aktan K.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhsan Oktay Anar'ın Puslu Kıtalar Atlası adlı romanı, 17. yüzyıl İstanbul'unda geçen fantastik bir hikaye anlatır. Ana karakter Bünyamin'in hikayesi, onunla bir şekilde ilişkiye geçen, onun hikayesi ile doğrudan ya da dolaylı ilgisi olan karakterlerin hikayeleri tarafından çerçevelenir ve tarih-roman ilişkisi bağlamında sorunsallaştırılan tarihyazımıyla çok katmanlı zengin bir anlatıya dönüğşür. Romanın en göze çarpan özelliği de, bu anlamda odağına aldığı geçmiş kesiini "tabi olanların, dışlananların, aşağı ötekilerin" ya da diğer bir deyişle "tarih-dışı" bırakılanların hikayelerine yaptığı vurgu üzerinden aktarmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman, "Ulema cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikayet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı Kainattan 7079 yıl, İsa Mesih'ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Konstantiniye derler tarrakası mehur bir kent vardı" (Anar, 2003:13) cümlesiyle başlar. Bu cümle, okunmaya başlanan tarihsel bir roman olduğunu duyurmanın dışında kaynak olarak seçilen grupları (alimler, cahiller, yalancılar, namusluluar, içkiciler, eşcinseller), bu gruplar aracılığıyla edinilen tarihsel verilerin güvenilirliklerini (hikaye etme ve ilan etme) ve bu verilerin aktardığı zamanın farklı başlangıç noktalarına dayanan takvimler tarafından farklı rakamlarla nasıl sabitlendiğini (evrenin yaratılışına göre, miladi ve hicri takvime göre) de vererek, okunan tarihsel romanın yansıtmaya çalıştığı tarih algısına da gönderme yapar. Bu doğrultuda, romanın ilk sayfasındaki bu kaynak ve rerefans noktası çokluğu, aslında romanın çekirdeğine işaret eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu çekirdek, içinde nasıl bir tarih algısı barındırmaktadır? Öncelikle, yukarıda da söylendiği gibi, aynı olguyu aktarmak için referans alınan verilerin çokluğu, bu anlatının tek bir merkezden yazılmadığını vurgular. İkinci olarak, bu çok merkezlilik hali ve iktidarın tarihi arasında bir ilişki kurulur. Referans alınan kaynaklar sadece alimler ya da namusluluar değil; aynı zamanda da güvenilmez olarak kodlanan ve tarihsel metinlerde referans olarak alınmayan cahiller, yalancılar, içkiciler, eşcinsellerdir. Üçüncü olarak, bu kaynaklardan edinilen veriler, güvenilirlikleri bağlamında konumlandırılarak, romanda sadece ilan edilen tarihsel verilere değil; hikaye derecesinde kalmış anlatılara da yer verileceği vurgulanır. Dördüncü olarak, aynı zamansal aralığın farklı ifadelerle aktarılması, tarihin kurgusallığına, ilişkilerden ve çatışmalardan bağımsız, doğal bir bütün değil; farklı bakış açısı ve inançlarla şekillenen bir inşa olduğuna gönderme yapar. son olarak da, tüm bu referans noktalarının, İstanbul'un karmaşası bol bir şehir olduğunu anlatmak için aktarıldığının söylenmesiyle, tarihin bilimsellik iddiası mizahi bir tonla eleştirilmiş olur. Güvenilirlikleri ve çeşitlilikleri bir yana, aktarılan olgu birçok kanıt gösterilerek sunulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle bu ilk cümle, sadece tarihin kurgusallığını hatırlatmayı ya da sorgulamadığımız tarih kavrayışımızı sarsmayı değil, "muktedir" ve "mâdûnun" tarihsel metinlerdeki konumlarını sorunsallaştırmayı da amaçlar. Tarihyazımı sürecinde referans alınabilecek kaynakların çeşitlenmesi yoluyla, sesi duyulmayanın, kendi tarihini anlatamayanın, tarihin içine alınmayanın sesini mizai bir dille tarihe eklemler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözü edilen bu eklemleme ise tarihyazımına yön veren, zaman-mekan-özne seçimine dayalı üçlü yapının, kurmaca da olsa bir geçmiş kesitini sergileyen bu metinde de korunmasına ve aldığı hale dairdir. Bu doğrultuda, zaman 17. yüzyıl, mekan ise İstanbul, özellikle Galata'dır. Ancak, zaman ve mekan seçimi öykü bağlamında önem taşısa da romanda öne çıkan temel unsur özne seçimidir. Odağa alınan geçmiş kesiti, romanda iktidar özneler ya da bu öznelerin hikayelerini aktarmaya yardımcı olacak şahitler üzerinden değil; hakim sistemden dışlanmış, arkalarında kendi metinlerini bırakamamış, tarihin tozlu raflarında doğrudan, kendi sesleriyle varolamamış, tarihten gizlenmiş mâdûnlar üzerinden kurgulanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mâdûnlar, anlatıda yer verilen ve metnin yarattığı olası dünyayı, üzerinde uzlaşılan gerçeklik bağlamında tutarlı kılmayı sağlayacak süsler olarak değil; romanın öne çıkan karakterleri olarak sergilenirler. Korsanların, yangın gözcülerinin, esirlerin, bıçkınların, kalyoncu taifesinin, arayıcıların, dilencilerin, kumarbazların, lağımcıların, cellatların, kulamparaların, hırsızların ya da delilerin "marjinal" sesleri, gündeliğin sesini de kendinden türeterek, romanın inşa etmeye çalıştığı gerçekliğin vazgeçilmez referansları olarak varolurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda, tarihsel metinlerde kendi sesleri ve öyküleriyle yer alamayanların hikayeleri, Puslu Kıtalar Atlası'nın dolambaçlı kurgusunda kendilerine birer yer edinmiş olur. Öyle ki, romanın Bünyamin üzerinden ilerleyen olay örgüsü, farklı kaynaklardan beslenen hikayelerin aynı havza içinde dönüp dolaşarak, ulaşıp karıştığı ve beklenmedik bir anda başka bir noktadan yeniden ortaya çıktığı bir nehre benzer. Ana olay örgüsü, bu hikayelerle beslenirken, hikayenin odağı sürekli değişir. Ana olay örgüsüne eklemlenen bu yan hikayeler de böylelilkle hem çizgisel bir anlatımdan kaçınıldığının hem de herkesin bir hikayesi olduğunu vurgulamış olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dallanıp budaklanan bu anlatının yine de ana gövdeden uzaklaşmamasıysa, romanın bu olayları birbirine bağlama tekniğiyle ilgilidir. Olaylar, ya metnin kendisine (bir önceki hikayeye ya da o sırada odakta olan hikayeye) gönderme yapılarak aktarılır ya da olay akışı içinde gördüklerimiz anlatıda tekrar edilir. Böylece hem romanın parçalı anlatısı ana hikayeden ayrılmamış olur hem de bu metinsellik, tarihsel bir anlatı olan romanın metinselliğini sergileyerek, tarihin metinselliğini mâdûnların tarihini aktarırken yeniden vurgular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanın sürekli odak değiştirse de bir şekilde Bünyamin'in hikayesine bağlanan parçalı anlatımının bir başka özelliği ise sıklıkla masalsı öğelere yer vermesidir. Bu masalsı öğeler, bilimsellik iddiası taşıyan modern tarihin kalıp ifadelerine karşı çıkışı ortaya koyması ve tarihin kurgusallığını hatırlatıp, edebiyat-tarih yakınlığını pekiştirmesi bağlamında önem taşır. Bunun dışında, resmi anlatılarda kendini ifade olanağı bulamayan mâdûnun halk kültürüne sızan sesinin yeniden canlandırılmasını amaçlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak sözü edilen bu "canlandırma/diriltme" uğraşı da, yitip giden, geçmiş içinde kaybolan, özne-olmayan özneliği dolayısıyla sesi duyulmayan mâdûnun temsil edilme imkanının kurgudan geçmesi bağlamında, kendi çatışmasıyla birlikte varolur. Öyle ki, eğer mâdûniyet, kanuşmaya muktedir olmama anlamına geliyorsa, mâdûnun sesinin, bu "canlandırma/diriltme" uğraşından bağsızlaşması mümkün değildir. Puslu Kıtalar Atlası ise tam bu noktada, bu temsil sorununu üstkurmaca tekniğinin sunduğu olanaklarla yansıtarak, üstkurmacaya hem tarihin kurgusallığının vurgulanmasına hem de mâdûnun dilsizliğinin aktarılmasına dair bir işlevsellik atfeder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanda, üstkurmaca tekniği Büynamin'in babası Uzun İhsan Efendi'nin düşe dalarak bir dünya atlası yapması izleği üzerinden kurulur. Bu atlasın yaratılma süreci romanda aktarılır ve atlasın tamamlanmasıyla birlikte, "Puslu Kıtalar Atlası" adını taşıyan bu atlasın okunan metinle ilişkisi ve bu atlasın gerçek yaratıcısının kimliğine dair sorular romanın merkezine yerleşir. Bu doğrultuda, romanla atlas, İhsan Oktay Anar'la da Uzun İhsan Efendi kurgu ilerledikçe özdeşleşmeye başlar. Sözü edilen bu özdeşlik ise, mâdûnun sesine dayanak olarak sunulur. Böylece roman, kendi sesi ve öznelliği resmi metinlerin egemenliği altında yitip gidenleri, görünür olmayanları üstkurmacanın verdiği kurgusallığı ön plana çıkarma tekniğiyle "puslu" da olsa yeniden var eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Kendisini bir kahraman olarak hissediyordu ama, Ebrehe'nin dediği gibi fazlasıyla silikti ve küstahça verdiği cevapları sanki birisi kulağına fısıldamıştı. Kendisine yol gösteren bu fısıltıyı tanır gibiydi. Babasının sesine benziyordu ve sanki her yere nüfuz etmişti. Bünyamin, elinde olmaksızın zavallı babasının ta baştan beri büyük bir oyun oynadığını, karnından konuşanlar gibi su şırıltısından gök gürültüsüne, acı feryatlardan zevk inlemelerine, esnaf bağırtılarından savaş naralarına kadar bütün sesleri taklit ettiğini ve meddahlar gibi sesini kılıktan kılığa sokarak herkesi konuşturduğunu düşündü&lt;/blockquote&gt; (s.154)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2275484129854985196-2028456335997972641?l=hemzeminster.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hemzeminster.blogspot.com/feeds/2028456335997972641/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2275484129854985196&amp;postID=2028456335997972641' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/2028456335997972641'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/2028456335997972641'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hemzeminster.blogspot.com/2008/12/puslu-ktalar-atlasnn-muktedir-mdnlar.html' title='Puslu Kıtalar Atlası&apos;nın Muktedir Mâdûnları'/><author><name>hemzemin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15770574307603739069</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2275484129854985196.post-2576324262138211336</id><published>2006-11-25T11:07:00.000-08:00</published><updated>2009-03-24T08:02:40.238-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ihsan oktay anar'/><title type='text'>Yavuz Sultan Selim Efendimizin Çaldıran Meydan Muharebesi</title><content type='html'>&lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-family: trebuchet ms;" align="center"&gt;&lt;b&gt;YAVUZ SULTAN SELİM HAN EFENDİMİZİN &lt;/b&gt; &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-family: trebuchet ms;" align="center"&gt;&lt;b&gt;ÇALDIRAN MEYDAN MUHAREBESİ&lt;/b&gt;&lt;/p&gt; &lt;p  style="margin-bottom: 0cm;font-family:trebuchet ms;"&gt;İhsan Oktay Anar&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p  style="margin-bottom: 0cm;font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;     “Benim aklıma gelmişse, bir başkasının da aklına gelmiştir”&lt;br /&gt;Umberto Eco&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p face="trebuchet ms" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p face="trebuchet ms" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p face="trebuchet ms" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p face="trebuchet ms" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Haşmetlu, Azametlu, Fehametlu, Devletlu hünkarımız Sultan Selim Han Efendimizin yeni sadrazamı Arap Hilmi Paşa'nın emri uyarınca, Enderun'un baş vakanuvisi olarak, Şaşı Haydar Efendi denilen zındığın, Çaldıran Meydan Muharebesi hakkında çalakalem yazıp bir de marifetmiş gibi sağda solda anlattıklarını düzeltme, sinsice yalanlardan arıtma, eksiğini gediğini kapatma şerefi, Tanrı'ya şükür ve hamd olsun ki şahsıma verilmiştir. Bir zamanlar emrimde çalışan ve sayısız tokadımı yiyen Şaşı Haydar nam zındığın ne kadar palavracı olduğu, ancak yine de vakanuvis geçindiği, yedi iklim dört bucaktaki aklı başında, mürekkep yalamış, dirsek çürütmüş münevver zevatın zaten malumudur.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p face="trebuchet ms" style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-family: trebuchet ms;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Bu zındık, Çaldıran Muharebesinin bir kenarı 24 adım olan ve 64 kareden oluşan büyük bir kare içinde cereyan ettiğini söylerken, bir de utanmadan, siyah karelere kömür tozu, beyaz olanlara ise kireç döküldüğünü yazmıştır! Haşa! Doğrusu şudur: Sultan Selim Han, bu dev satranç oyunu için gereken zemini usta tutup masraflarını karşılayarak siyah granit ve beyaz mermerden yaptırıp cömertliğini göstermiştir. (Fakat güya bir şah olan İsmail, kesesini açıp bu hayırlı işe tek kuruş katkıda bulunmamıştır) Ayrıca, siyah ve beyaz karelerin kenarları, zındığın yazdığından farklı olarak 3 değil 4 adımdır. 64 parçalı bu  dev kare için Efendimizin sarf ettiği paranın, ayıptır söylemesi, tam 216 zolata ve 144 akçe olduğunu söylerler.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-family: trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-family: trebuchet ms;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Şimdi muharebenin nasıl geçtiğin gelelelim: Her iki taraf da siyah ve beyaz renklerden birini seçecekti. Bunun için imsak vaktine yakın bir zamanda, yani siyah iplikle beyaz ipliğin ayırd edilemediği bir vakitte, biri Zenci ve diğeri de Çerkez olan iki köle salıverildi. Oyunun raconu böyle gerektiriyordu: Ok ve yay ile Zenciyi vuran siyah, Çerkezi vuran ise beyaz olacaktı. Nitekim, Şah İsmail'in kırmızı oku Zencinin kalbinden, Yavuz Sultan Selim'in yeşil olku ise Çerkezin boğazından çıkınca her iki ordunun da renkleri belli oldu.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-family: trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-family: trebuchet ms;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Şafak vakti Orduyu Hümayun ile Şah İsmail'in dev ordusu bu “satranç meydanı”nda savaş düzenini almıştı. Her iki tarafın da kaleleri, “taarruz süvarisi” denilen eski kuşatma kulelerine benziyordu. İçlerinde 20 nefer ve tepelerinde ise 4 şahidarbezen topu taşıyan bu tekerlekli kuleler, meydanın köşelerine yerleşmişlerdi. Onların yanında ise elleri topuzlu süvariler vardı. Ortaya yakın bir yerde ise,her birinin sırtında hamuda benzeyen ve içlerinde 3-4 kişi ile bir küpeşte topu bulunan savaş filleri göze çarpıyordu. Ortada Haşmetmaaplarının yanındaki beyaz karede, kıyıcılığıyla nam salmış Kara İbrahim Paşa, siyah karede de, Haşmetlu, Fehametlu, Devletlu Sultanımız Yavuz Selim, adet güneş gibi parlıyordu. Aynı düzeni Şah İsmail de almıştı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-family: trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-family: trebuchet ms;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Bu muhteşem görünüme rağmen, sözüm ona bir vakanüvis olan Şaşı Haydar nam zındık, papuç kadar diliyle, bu savaşta piyadelerin ön saflarda olduklarını ve bu yüzden haklarının yendiğini söyleyecek kadar ileri gitmiştir. Oysa Sultan Selim Efendimiz, yanında celladıyla piyadelerle hoşbeş edip bu zavallıların dertlerini dinleyecek kadar yüce gönüllülük göstermişlerdir. Üstüne üstlük şu apaçık bir hakikattir ki bir kale, bir atlı, bir fil asla vezir olamaz, ama 8 kare ilerlemeyi başaran basit bir piyade pekala bir vezir olabilir. H-2 hanesindeki Bozbora adlı piyade bu gerçeği anlamış görünmekteydi. İşittiğim kadarıyla bu hırslı ve azimli piyade, diğer 7 yoldaşı olan Keleşbay, Oğuzbala, Tosunbay, Dalboğa, Alpagut, Çavuldur ve Atambay'a, “Bakın görün teresler! Azmedip vezir olacağım! O zaman hepiniz elimi eteğimi öpmek için sıraya gireceksiniz!” diyecek kadar hakikate ve kadere meydan okuma cesaretini göstermişti. Fakat sultanımız muharebeyi Şattülarap Açılışıyla başlatınca H-2 karesindeki bu zavallının neredeyse tüm umutları yıkıldı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-family: trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-family: trebuchet ms;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Ancak bundan daha &lt;span style="text-decoration: none;"&gt;da kötü bir şey oldu. Şah İsmail'in önündeki piyade şişlenince yol açıldı ve Vezir İbrahim Paşa E-2 karesine geçerek Şah İsmail'i tehdit etti. İbrahim Paşa, Şah İsmail'e şah çekecekti. Fakat bu iş Yavuz Sultan Selimin yapması gereken bir şeydi. Vezir arkasını dönüp Padişah efendimize, “Devletlu Sultanım! Lütfen “ŞAH!” diye bağırınız. Oyunun kaidelerinden biri de budur. Bağırmazsanız yenik sayılırız” diye fısıldayınca, Efendimiz, “Yedi iklim dört bucağın hakimi olan benim gibi bir padişah, şu pis pis sırıtan İsmail'e değil “şah” demek, “hela bekçisi” bile demez! diye haykırdı. Bu söz üzerine İbrahim Paşa, “Sultanım! Sis dudaklarınızı kıpırdatın, ben de elimle ağzımı gizleyip 'şah' diye bağırayım, belki yutarlar” demek zorunda kaldı.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p  style="margin-bottom: 0cm; text-decoration: none;font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p  style="margin-bottom: 0cm; text-decoration: none;font-family:trebuchet ms;"&gt; &lt;span style="font-size:100%;"&gt;Muharebenin ortalarına doğru bir nice düşman katledildi ve bir nice yiğit şehadet mertebesine erdi. Ne var ki Şaşı Haydar denilen zındık, bu sırada araya bir yalan sokuşturmuştur: Buna göre, Kara İbrahim Paşanın seyisi Kaspar nam köle, efendisi olan vezirin ayağını üzengiye geçirirken elindeki çamuru paşanın çizmesine bulaştırdığı için tokat yedi. Bunun üzerine, intikam hisleriyle görev yerini terk ederek Padişah Efendimizin huzuruna varıp el etek öptükten sonra Sultan Selim Han Efendimize, eğer veziri feda ederse Şah İsmail'i yok edebileceğini anlattı. Şaşı Haydar Efendinin aktardığına göre, Kaspar denilen köle, eğer Vezir Kara İbrahim Paşa G-8 karesine giderse, Şah İsmail'in kalesi tarafından alınıp telef edilecek, ama atlının F-7 kalesine gelip şah çekmesi halinde, İsmail mat olacaktı. Haşa sümme haşa! Bu fikir Kaspar'a değil Padişahımıza aitti. Hem efendisine ihanet eden bir köleden ne bejlenir ki! Kaspar, Kara İbrahim Paşanın en çok değer verdiği köleydi. Çünkü esir pazarındaki açır arttırmada paşa, Kaspar'a tam 1115 Filuri değer biçmişti. Efendisinin bu kadar çok değer biçtiği bir kölenin ihaneti asla affedilemez!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p  style="margin-bottom: 0cm; text-decoration: none;font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p  style="margin-bottom: 0cm; text-decoration: none;font-family:trebuchet ms;"&gt; &lt;span style="font-size:100%;"&gt;Hal böyle olunca, Padişah Efendimiz vezire emir buyurdu ve G-8 karesine gitmesini emretti. Fakat Vezir Kara İbrahim Paşa, Hünkarımıza, “Devletlu Padişahım! Dediğiniz yere gidersem bu benim sonum olur! Şah İsmail'in kalesi beni alır! Beni feda etmeyin! Size bunca hizmetim var! Kıymayın bana!” diye yalvardı. Ama Efendimiz, “Bre melun! Padişahın için ölmekten nasıl korkarsın ey kavuğunu kerktiğimin veziri! Şimdi git dediğim yere!” diye haykırdı. Böylece vezir atını mahmuzladı mahmuzlamasına, ancak yolun yarısında durdu. &lt;/span&gt; &lt;/p&gt; &lt;p  style="margin-bottom: 0cm; text-decoration: none;font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p face="trebuchet ms" style="margin-bottom: 0cm; text-decoration: none;"&gt; &lt;span style="font-size:100%;"&gt;Veziri Kara İbrahim Paşanın emre uymadığını gören Hünkarımız küplere bindi ve apaşanın gerisindeki piyadeye, “Sen Vezirin arkasındaki piyade! Veziri hemen öldür! Emre karşı gelmenin ne olduğunu anlasın!” diye bağırdı. Fakat piyade, “Hünkarım! Ben satrançtan pek anlamam, ama bildiğim kadarıyla kendi taşımızı alamayız” diye cevap verdi. Bunun üzerine Efendimiz, “Dediğimi yap deyyus!” diye feryad edince, piyade, “Paşam! Seni öldürmek istemezdim. Ama emir yüksek yerden geldi. Sen en iyisi Kelime-i Şahadet getiriver” dedi ve çok geçmeden, mızrağını vezirin gırtlağına soktu.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p face="trebuchet ms" style="margin-bottom: 0cm; text-decoration: none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p face="trebuchet ms" style="margin-bottom: 0cm; text-decoration: none;"&gt; &lt;span style="font-size:100%;"&gt;Bu fırsat da işe yaramayınca ortalık can pazarına döndü. Hatta siyah ve beyaz kareler, dökülen kandan zort ayırt edilir oldu. Kala kala 3 taş kalmıştı: 2 şah ve bir kale.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p face="trebuchet ms" style="margin-bottom: 0cm; text-decoration: none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p face="trebuchet ms" style="margin-bottom: 0cm; text-decoration: none;"&gt; &lt;span style="font-size:100%;"&gt;Üçüncü taş olan kaleye Yavuz Sultan Selim Han efendimiz öyle bir omuz attı ki iki adam boyundaki kale devriliverdi. Ancak, o esnada oyunu seyredenlerden bir nefer, “Hünkarım! Ne yaptınız! Oyun pat oldu şimdi! Sözün kısası berabere kaldınız! Biz şimdi ne yapacağız! Artık Tebriz şehrini yağmalayamayacağız! Oysa karılarımıza ganimetle döneceğimize dair kitaba el basıp söz vermiştik!” diye nida etti.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-decoration: none; font-family: trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-decoration: none; font-family: trebuchet ms;"&gt; &lt;span style="font-size:100%;"&gt;Bu söz padişahımızın o kadar gücüne gitti ki kurala kaideye aldırmadan Şah İsmail'in üzerine yürüdü ve yakınına geldiğinde sağ eline tükürüp Acem Şahının suratına okkalı bir Osmanlı tokadı oturttu. Derken tokatlar şaplaklar birbirini izlemeye başladı. Ufak tefek biri olan İsmail, gerileye gerileye muharebe alanını terk etti.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-decoration: none; font-family: trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-decoration: none; font-family: trebuchet ms;"&gt; &lt;span style="font-size:100%;"&gt;Bu duruma seyirci kalamayan bazı “halden anlayan kişiler” Şah İsmail ile Sultan Selim'i birbirlerinden ayırmaya yeltendiler. Onca kalabalık birikince, artık kendini güvende hisseden İsmail, Padişahımıza nah işareti bile yaptı. Ama bir yeniçeri, Padişahımıza “Uyma sen ona ey Padişahım! Adam aile terbiyesi görmemiş!” deyince hünkarımızın öfkesi biraz yatışır gibi oldu.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-decoration: none; font-family: trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-decoration: none; font-family: trebuchet ms;"&gt; &lt;span style="font-size:100%;"&gt;Çaldıran Meydan Muharebesi bitmiş, her iki ordu da ağırlıklarını toplamaya başlamıştı. Attığı tokatlardan yorgun düşen Sultan Selim, oracıkta bulduğu bir tahtta oturup dinleniyordu ki on iki neferli bir Acem zabiti gelip, “Ey padişah! Bir zahmet o tahttan kalkıver. O taht Şah İsmail'indir ve onda, saçı bitmedik yetimin hakkı vardır.” dedi. Hal böyle olunca, Sultan Selim Efendimiz oturduğu tahta yellendi ve Acem zabitine, “Bu taht şimdi Yavuz Sultan Selim'in saldığı zarta ile mühürlenmiştir. Şimdi bu tahtı ister alın ister almayın, bu size kalmış artık!” dedi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-decoration: none; font-family: trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-decoration: none; font-family: trebuchet ms;"&gt; &lt;span style="font-size:100%;"&gt;Bütün bunlara karşılık, Şaşı Haydar denilen zındık, Acem zabitinin Efendimize “Sen yellendikten sonra bu taht artık murdar olmuştur. Şahımız buna asla oturmaz. Ancak şunu bil ki şahımız da bu tahtta defalarca yellenmiştir. Şimdi sen onun zarta saldığı tahtta oturuyorsun. Bizim böyle bir tahta ihtiyacımız yok. Al, sen otur!” dediğini söyler ki  yalanın da yalanıdır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-decoration: none; font-family: trebuchet ms;"&gt; &lt;div style="display:none"&gt;&lt;a href="http://www.iktisatnotlari.com" title="iktisat ders notları" target="_blank"&gt;iktisat notları&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; text-decoration: none; font-family: trebuchet ms;"&gt; &lt;span style="font-size:100%;"&gt;Birkaç şahidin söylediklerine bakılırsa, Sultan Selim Efendimiz, Şah İsmail'in tahtından hemen kalkmamıştır. Bazılarına göre yorgunluktan, diğerlerine göre “derin düşüncelere daldığından” ama bir iki kişiye göre ise, yalnızlığın tadını çıkarmak için...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2275484129854985196-2576324262138211336?l=hemzeminster.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hemzeminster.blogspot.com/feeds/2576324262138211336/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2275484129854985196&amp;postID=2576324262138211336' title='4 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/2576324262138211336'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/2576324262138211336'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hemzeminster.blogspot.com/2006/11/yavuz-sultan-selim-efendimizin-aldran.html' title='Yavuz Sultan Selim Efendimizin Çaldıran Meydan Muharebesi'/><author><name>hemzemin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15770574307603739069</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2275484129854985196.post-1860612082878310713</id><published>2006-11-25T10:45:00.000-08:00</published><updated>2006-11-25T10:47:02.997-08:00</updated><title type='text'>Hiç'lik Zirvesi</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: trebuchet ms;"&gt;Hiç'lik Zirvesi. Amak-ı Hayal'den...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahveleri içtikten sonra Aynalı Baba kulübeden bir ney çıkardı, hafif ve hoş bir şekilde çalmaya başladı. Kabristanın sessizliği, neyin hüzünlü sesi bana garip bir zevk veriyordu. Şüphesiz, gittikçe göğsümden basan hüzün, bazen ferahlık veren “ah”lar çıkaracak kadar şiddetlenen bu garip zevkte kahvenin de tesiri vardı. Kendimde tuhaf değişiklikler hissediyordum. Güya taşımaya mahkum olduğum bir büyük yük üzerimden alınmıştı. Kendimde büyük bir hafiflik duyuyordum. Aynalı Baba ney ile taksimini bitirdikten sonra hafif ve davudi bir sesle okumaya ve sonradan ney ile çalmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ey can! Yok olacak olan bu aleme ibretle bak; gafletten kurtul, meydan boş değildir. Sultan Süleyman ve İskender Han neredeler? Yüzbin senelik ömrü neş’e ile geçirsen de hepsi “bir an”dan ibarettir. Cihan bağı ne güle, ne de bülbüle kalacaktır. A gözüm! Zaten felek, kime muradına göre yar olmuştur.”&lt;br /&gt;Bu gazelde ne mühim bir tesir vardı! Aynalı Baba bu parçayı bitirip de ney üflemeğe başladığı zaman gözlerinden yaş akıyordu. Bunlar üzüntü ve sızlanma gözyaşları mı idi, zevk ve aşk mı idi, bilemem; lakin pek duygulanmıştım. O andaki ruhi ve vicdani durumumu anlatmak mümkün değil...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baba okuyordu: “Açgözlülük ve hırsa uyup nefsin kahrına uyma. Adın duyulmasın; sonra rahatın kaçar. Allah’ı bilenlerle arkadaş ol; onlardan uzak kalma. Dünya koltuğundaki gücünle mağrur olma.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimden geçecek dereceye gelmiştim. Babanın sesi pek yavaş ve adeta uzaktan geliyor gibi duymakta idim. Ney hayret edilecek bir letafet kazanmıştı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Olgun kimseler, dünya zevkine kapılmadılar. Netice olarak dünyanın bir gölge, boş bir arzu, bir oyuncak ve hayal olduğunu bildiler. Rüyanın gerçekle ne kadar ilgisi vardır. Herkes aşk eteğini tutup Allah’a kavuşmaya yaklaştı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kulağım pek zayıflamıştı. Ses adeta pek uzaktan gibi geliyordu. Yavaş yavaş duygularımdan, daha doğrusu dış alemden sıyrılmaya başladım. Bir şey görmüyor, işitmiyordum. Bir müddet uykuya yakın bir halde kaldım. Bu hal çok sürmedi. Zihnim çalışmaya başladı. Görünüşte bir şey duymaz iken kendimi garip bir alemde görmeye başladım. Hayalin derinliklerine dalmıştım. Gözlerim kapalı olduğu halde görüyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüyordum ki: Kendi ülkemize benzemeyen bir ovada bulunuyordum. Ova, görmediğim bir takım bitkilerle bezenmişti. Sazlıklarımızı andıran uzun otlar arasında türlü türlü hayvanlar geziniyordu. Bunların bazısı yırtıcı canavarlar idi. Lakin ben onlardan korkmuyordum. Korkusuzca yoluma devam ediyordum. Ara sıra bana söz söyleyen bir de yol arkadaşım vardı. Lakin kendini görmüyordum. Fakat bir şey sormak gerekirse soruyor ve cevabını da alıyordum. Saatlerce yürüdük; yoruldum. Görünmeyen yol arkadaşıma nerede bulunduğumuzu, nereye gittiğimizi sordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hindistan’dayız, “Hiç”lik Zirvesi'ne gidiyoruz, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözünü tutarak yoluma devam ettim. Bir müddet sonra karşımızda bir dağ göründü. Yüksek, pek yüksekti. Bir müddet daha yürüdükten sonra dağa yetiştik. Gümüş gibi parlak bir dereciğin kenarında bir kulübeye doğru gitmemi yol arkadaşım söyledi. Kulübeye gittim. Ã�çinde henüz genç bir adam vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ne istersin? dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben ne istediğimi bilmiyordum. Yol arkadaşım cevap verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- "Hiç"lik Zirvesi'ni ziyarete getirmiştim; lütfen yol gösterin, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç adam bana memnunluk taşan bir bakışla baktı, elimden tuttu ve:&lt;br /&gt;- Gel, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ağacın gölgesine oturduk. Bana dedi ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- "Hiç"lik Zirvesi'ne insan cinsinin binde, yüzbinde biri çıkamaz. Zira ona çıkmak için kendine hakim olmalı. Kalpte bir emel olursa yollarda kalır. Oraya canlı cenazeler çıkabilir. Sen kendinde öyle bir kuvvet hissediyor musun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilakis aciz ve sabırsız bir adam olduğumu, yalnız iyi niyetim olduğunu söyledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Heyhat!” dedi, “İnsanların çoğu böyledir. Hele bir deneyelim. Belki başarırız.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni yine elimden tutarak tekrar kulübeye götürdü. Bugün burada misafirsin. Yarın seher vakti dağa tırmanmaya başlarız. Şimdi vaktimizi boşuna geçirmemek için biraz konuşalım, dedi ve ismimi sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Rica, dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisine büyük bir hürmet duymaya başladığım bu zata ben de sıkıla sıkıla ismini sordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Buda Ga´tama Sakya Muni” cevabını verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ã�nsanoğlunun en büyüklerinden biri olduğunu tarihten ve bazı kıymetli eserlerini incelemiş olmaktan anlamış olduğum “Buda”nın huzurunda idim. Tam bir hürmetle ayağa kalkıp elini öpmek istedim. Öptürmedi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Benim için ise ben hiçim. Benim yanımda hürmetle hakaret eşittir. Senin için ise kalbindeki sevgin yeter de artar, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün seher vaktinde yola çıktık. Buda elimden tutuyordu. "Hiç"lik Zirvesi'nin etekleri dünyamızda, daha doğrusu dünyamızı adil bir bakışla seyrettiğimizde görülmeyen bir güzelliğe sahipti. Dağa tırmandığımız yolun her iki tarafı, hoş bir manzara meydana getiren çeşitli çiçeklerle dolu idi. İnsanı kendinden geçiren güzel bir koku yayılmakta, gül fidanlarını muhabbet yuvası edinmiş bübüllerin şarkı ve ötüşleri insan kalbini titretmekteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ã�zerinde yürüdüğümüz yol pek ince ve altın gibi parlak, pamuk gibi yumuşak bir kum ile örtülmüştü. Bunun her iki tarafından akan güzel ve mini mini ırmakların şırıltısı bir gönül sevgilisinin, muhabbet kucağında aşığına söylediği kesik, heyecanlı, titrek ve arzuyu kamçılayıcı sözler gibi kulağı ve gönlü okşuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dağa tırmandıkça güzellik artmaktaydı. Nihayet bir köşe, daha doğrusu mini mini bir saraya ulaştık. Bir taraftan dağa tırmanma, diğer taraftan hava beni son derece acıktırmıştı. Köşkün kapısından içeri girer girmez en güzel yemeklerden yayılan kokular burnumu okşadı. Bir büyük odaya girdik. Ortasında bir sofra kurulmuş ve içerisine altın tabaklarla insan sanatının icad ettiği ne kadar çeşitli yemek varsa hepsi konmuştu. Bana kalsa, fikrim hemen sofraya yanaşıp açlığımı gidermekti. Lakin Buda elimden tutuyor ve kulağıma:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hiçlik Zirvesi'ne çıkıyoruz. Bu yemekten yersen buradan dönmen, benden ayrılman gerekir” diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiddetli açlığa rağmen emre uydum. O çok güzel yemeklerin karşısında bir saat oturduk. Buda susuyordu. Ben bir takım garip duyguların tesiri altında gücümü yetirmiştim. Bu zatın, hayat sahibi, yeme ve içmeye muhtaç bir adamı melekler gibi aç tutmak fikrinde bulunuşuna kalbimden itiraz ediyordum. Nihayet birden bire:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Haydi gidelim. Yeter derecede dinlendik, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saraydan çıkacağımız sırada cennet hizmetçilerini andıran bir oğlan huzuruma geldi. Elinde altın tepsi içinde üç tane billÃ»r kadeh ve bunların birinde su, diğerinde şerbet, üçüncüsünde şarap vardı. Oğlan:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Efendim, tırmanılacak yer daha pek uzaktır. Yemek yemediniz, bari bir şey içiniz, dedi. Pek hoş ve adeta yalvarırcasına ileri sürülen bu teklife uyarak şarap kadehini elime aldım. Oğlan sevinç ve memnuniyetle yüzüme bakıyor ve seher vaktinin doğuşundaki güzel manzarayı hoş bir gülümseme, yüzünün parlaklığına göz kamaştırıcı bir dalgalanma veriyordu. Kadehi dudaklarıma değdireceğim sırada Buda elime vurdu. Kadeh yere düştü. Bir şey söylemeyerek elimden tuttu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çıktık, yolumuza devama başladık. Görünmeyen bir ses okuyordu. Bu ses o kadar güzel idi ki, yanında Davud’un sesi kulak tırmalayan çığlık gibi idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuyordu: “Ey avare yolcu! Yürü, durma, yürü. Bu geçici alemin zevkleri seni Allah’a kavuşmaktan alakoymasın. Bu eşsiz manzaraların, bu güzelliklerin hepsi rüya ve hayalden ibarettir. Ey zavallı ziyaretçi! Yürü, durma, yürü. Yürü ki, Allah’a kavuşmanın gönüle ferahlık veren tazeliğinde yüceliklere eresin. Yürü, kendi aslına kavuş. Olgunluk dereceleri budur. Geçici süs ve gösterişleri terkedip yürü de Allah’a kavuşma kadehinden içesin. Yürü ki, hiçlik meydanında Allah’ın kudret ve sırrını göresin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sesin tadından gözlerimde zevk ve keder yaşları görünüp akar olduğu halde yolumuza devam ettik. Gecemizi çimenler üzerinde geçirdik. Rüyasız, hayalsiz derin bir uykuya dalmıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi günü seherle beraber yolumuza devam ettik. Öğle vakti karşımızda bir saray göründü. Bu saray ancak hayal aleminde görülebilen yapılardan biri, yani hayal gücünün yaratabileceği en son eser idi. Her ne yapılsa bundan daha güzel, daha üstün ve süslü bir binayı düşünmek ve hayal etmek mümkün değildi. Oraya doğru yöneldik. Aramızda beş-on adım kaldığı vakit kapısı kendi kendine açıldı. Buda şöyle dedi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu saray insanların ayağını kaydıran yerdir. Bu saray imtahan yoludur. Mertlik ve sebatın sağlam ipine yapışanlar bu yolu geçerler. İlerisi "Hiç"lik Zirvesi’dir. Lakin buradaki gösterişe ve gönül çekici şeylere kapılanlar acınma, sızlanma ve üzüntü çukuruna düşerler. Burası arzu ve emel cenneti, ilerisi ezelin hiçlik meydanıdır. Burası faydasız gösterişlerle dolu bir yuva, burası her ziyaretçisini işkencelerle mahveden bir misafirhane,ilerisi zevk ve hürriyet meydanı, ilerisi her türlü kayıttan uzak alem, vahdet, teklik alemidir. Burada kalanın en son gideceği yer inilti ve ah çekme köşesidir; öteye giden dert ve elemden kurtulup rütbesizliğe erer. Burada kalan arzu ve açgözlülüğe, hırs ve emele esirdir; ileri gidenin taht yeri sonu olmayan bir meydan ve mana alemidir. Mert ol; aldanma. Sebat et. Ben burada seni bekliyorum. (Saray bahçesinin kapısını işaret ederek) Haydi, gir, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava güzel bir suretle serin ve güzel kokularla anber gibi idi. Her tarafta zümrüt gibi çimenler, parıltılı çiçekler ve yolları çakıl taşı iriliğinde çeşitli renkte mücevherlerle bezenmiş bahçeyi geçerek sarayın kapısına vardım. Yirmi, otuz kadar yüz güzelliğinde seçkin, benzeri hayal aleminde bile pek az cariyeler tarafından karşılandım. İki tanesi teşrifatçılık vazifesi görüyorlardı. Bin türlü hizmet ve ağırlama ile bir odaya götürüldüm. Sarayın son derece büyüklük ve süslü oluşundan, kızların seçkin güzelliklerinden, hele kollarıma girenlerin pek eşsiz güzellik ve çekiciliklerinden şaşırmış, alıklaşmıştım. Bir taraftan yalvarıcı sözler söylemekte, diğer taraftan kuşların cıvıltısını yahut bir perinin neş’e verici şarkılarını andıran sesleriyle “Hoş geldin” demekte olan kızlardan biri hararetle kavrulan dudaklarıyla bir kadeh sundu. Düşünme gücüm uyuşmuş olduğu halde içtim. Buz gibi soğuk ve bildiğim şerbetlerin hepsinden daha güzel ve tatlı idi. Sanki yeni bir hayat buldum. Derhal bohçalar getirildi. Ã�çlerinden süslü ve ince ipek havlular çıkarılmıştı. Teşrifatçılarım mini mini elleriyle elbisemi çıkarmaya başladılar. Odaya bitişik bir salona, oradan da bir hamama sokuldum. Hepsi çıplak bir çok huri karşıladı. Bunların vücutları o kadar mükemmel ve iç gıcıklayıcıydı ki, bu güzellik heykellerinin arasına melekler girse nefis ve şehvet sahibi olurlardı. Her tarafı çeşitli kıymetli taşlarla yapılmış hamamın göbek taşına serilmiş bir yatağa yatırıldım. Hurilerin ve mini mini ellerinin altında titrediğim halde, kadın tellak şekline girmiş, seyrine doyum olmayan bu heykellerin çok nazik dokunuşları altında pek yorulmuş olan cismim, bütün bütün uyuşarak tatlı bir uykuya dalmışım. Uyandığım vakit tek kurnalı bir bölmeye götürülüp mükemmel yıkandım. Arkasından soğuk su ile de yıkanarak yorgunluğum geçmiş ve vücudum dirilmiş, sırf kuvvet ve hayat kesilmiş olduğu halde hamamdan çıkarıldım, özenilip bezenilmiş bir odaya götürüldüm. Abanoz ağacından yapılmış bir masaya gümüş bir tepsi konuldu. Sofra kuruldu. Dünya yemeklerinin hiç biriyle ölçülemeyecek kadar lezzetli yemekler getirildi. Peri yüzlülerin biri billur bir sürahi getirdi, bir kadeh şarap sundu. Bir takım kızlar ellerinde müzik aletleri olduğu halde güzel şarkılar söylüyorlardı. Bu içki ve sarhoşluk alemi bir saat kadar devam etti. Neş’em son dereceyi bulmuş; nefsim kudurmuş ve aşırı şehvetle adeta bir canavar olmuştu. O aralık bir kız girdi. Ellerini göğsüne kavuşturarak önümde durdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Efendim, Peri, size kavuşmaya ve muhabbetinize can atmaktadır. Nice günlerden beri gelmenizi gözyaşlarıyla beklemekte idi. Buyurunuz... dedi. Ve koluma girdi, sarayın ikinci katına çıkardı, bir odaya sokarak kapısını kapadı. Arzu dolu gözüme çehresini gösteren güzellik perisini görür görmez bir hayret çığlığı koparmaktan kendimi alamadım. Dünyada gördüğüm en güzel bir kadının bu güzellik perisine göre durumu, on paralık bir fersiz mumun nur saçan güneşe göre durumu gibi idi. Gözlerim kamaştı, karardı. Dizlerimin bağı çözüldü. Gözlerinden çıkan şehvet parıltısı o kadar çekici, dudaklarındaki gülümseme o derece şehvet uyarıcı idi ki, heyecanımın şiddetinden ayağa kalkamayarak sürüne sürüne yatağının yanına kadar gittim. Merhamet isteyerek, çok aşağılık bir durumda ve dilenci gibi ıslak gözlerimi o eşsiz güzelliğe çevirdim. Aşk perisi, erguvan renkli tüllerle süslü bir yatakta yatıyordu. Gümüş gibi beyaz vücudu, yalnız bir ince ipek gömlekle gözlerden gizlenmiş, daha doğrusu hÃ¢le ile örtülmüş bir nur parçası idi. Bu hafif örtü, bu ince perde o eşsiz güzellik kaynağı vücudu örtmüyor, o melek yüzlü güzeli arzu dolu gözlerden gizlemiyordu. Gözlerindeki o şehvet pırıltısı gittikçe arttı. Dudakları arzu ve istek duygularını işaret eden ve cana can katan titreme ile titremeye başladı. Al yanağı şiddetli arzu ve şehvet ateşiyle bir kat daha kızardı. Kollarını açtı. Siyah saçları, sevgi ve aşkla titreyen gümüş gibi beyaz gerdanını sardı. Ancak birbirinin tam zıddı olan şeylerin bir araya gelmesinden meydana gelecek bir güzellik tablosu ortaya çıktı. Kollarını açtı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Gel... Gel... dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bir minnet çığlığı kopararak kucağına atladım. O nur gibi vücudu kollarımla sardım. O parlak yanağı, o titreyen dudakları öptüm. Kavuşma ne kadar sürdü! Bir an.. Bir an... Gök gürültüsünü andıran bir ses, gök ve yeri inletti. Bir gürültü zelzelesi sanki dünyayı alt üst etti. Düşen bir yıldırım sarayı titretti. O büyük bina bir avuç toprak yığını gibi eridi, yıkıldı. Dehşetimden gözlerimi kapadım. Sevgilime sarıldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerimi açtığım vakit, kendimi çirkin suratlı bir kocakarının kucağında buldum. O kadar çirkin, o kadar pis idi ki, bir hayret ve tiksinti çığlığı koparmakla beraber boynuma sardığı kollarını açarak kendimi kurtarmaya çalıştım. Baykuş sesini andıran kahkahaları salıverdikçe hilÃ¢l şeklini almış olan çenesi, kartal gagasına benzeyen burnuna bitişiyor, bu iki çengel birbirinden ayrıldıkça çirkef çukuruna benzeyen ağzı açılıyor, sararmış uzun dişleri görünüyordu. Ben kendimi kurtarmaya çalıştıkça kocakarı var kuvvetini pazuya verip bırakmamaya çalışıyor ve diyordu ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Nankör! Az önce ayaklarıma kapandığını ve tattığın eşsiz aşk zevkini unuttun. Bir an sonra ben yine o şekli alacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihayet bin güçlükle kocakarının elinden yakamı kurtardım. Sarayın yerini bir süprüntülük almıştı. Evvelce her biri birer huriye benzeyen kadınların hepsi birer kocakarıya dönüşmüştü. Beni kovalamaya başladılar. Ellerine düşmek korkusuyla koşuyor, adeta uçuyordum. Nihayet yorgunluktan bitkin bir hale geldim. Kocakarılar takibimden vazgeçmişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünmeye başladım. Etrafıma bakındım. O zümrüt gibi çimenlerin yerinde dikenler, bülbüllerin yerinde kargalar, baykuşlar, altın kumların yerinde siyah ve sivri taşlar görüyordum. Hatırıma Buda geldi. Beni kapı yanında bekleyecekti. Halbuki ne kapı kalmış, ne Buda görünmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağır ağır dağı inmeye başladım. Bir meydana geldim. Dehşetten açılmış gözlerime heybetli bir meclis göründü: Meydana doğu tarafında altın bir taht kurulmuş; başında altın taç, elinde kıymetli taşlarla süslü bir baston, sırtında kıymetli bir elbise olduğu halde üstünde Buda oturmuştu. Etrafı hep kıymetli ve süslü elbiseler giyinmiş, başları şeref taçları ile donatılmış insanlarla kuşatılmıştı. İki kişi kollarımdan tutup huzuruna götürdüler. Buda büyük bir kudret ve ağırbaşlılıkla ayağa kalktı. Kolunu bana uzattı. Şehadet parmağı ile işaret ederek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ey sözünde durmayan insan! Ey erkek! Ey kadın tabiatlı erkek! Yazık sana! Sözünde durmadın. İstenilen noktaya varamadın. Vahdet, Teklik sarayına girmedin. Her türlü kayıttan uzak olan Allah’a kavuşamadın. Zira "Hiç"lik Zirvesi'ne çıkmadın. Ey gafil adam! Ã�n bu yerlerden, git, in! önünde diz çöktüğün, kendini ve ruhunu teslim ettiğin koca karıya, dünyaya git. Sen insanların ileri gelenlerinden değilsin. Sen bu meclisin eri değilsin. İn, git. Git ki, emel ejderhası ciğerlerini yesin. Git ki, aşırı arzu akrepleri Nemrut gibi beynini kemirsin. Git, git ki, dünya leşinden bir köpek eksilmiş olmasın. (Hüzünlü bir tavırla) Git, git ki, mert kimselerin gül bahçesi dolmasın. (Öfkeli bir tavırla) Git insaniyetsiz! İn.. İn.. İn... !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buda, eliyle taşlara emir verir gibi bir işaret yaptı. Bulunduğum yerde taş, toprak... Evet ne varsa bir yıldırım hızıyla yokuş aşağı su gibi akmaya başladı. Nihayet bir uçuruma geldik. Karanlık bir uçuruma doğru yuvarlandım. Bir ümitsizlik ve ıstırap iniltisi ve çığlığı ciğerlerimi parçalayarak, boğazımı yırtarak, titreyen dudaklarımı hırpalayarak çıktı. Gözlerimi açtım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynalı Baba’nın gülümseyen ve yumuşaklık akan çehresi, hüzünlü gözleri gözlerime ilişti. Elindeki maşrapayı verdi, içtim. Henüz pişirdiği sade kahveyi de sundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Evladım! "Hiç"lik Zirvesi'ne yükselmek kolay değil, kolay değil.. değil, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimde olmayarak ayaklarına kapandım. Ertesi günü yanına gelmek üzere izin istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ben bu memlekette bulundukça aramızda geçenleri kimseye açmayacağına söz ver, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz verdim; müsaade etti.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2275484129854985196-1860612082878310713?l=hemzeminster.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://hemzeminster.blogspot.com/feeds/1860612082878310713/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2275484129854985196&amp;postID=1860612082878310713' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/1860612082878310713'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2275484129854985196/posts/default/1860612082878310713'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://hemzeminster.blogspot.com/2006/11/hilik-zirvesi.html' title='Hiç&apos;lik Zirvesi'/><author><name>hemzemin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15770574307603739069</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
