Wednesday

Yeniçeriye Tavsiyeler

Hayvan, Sayı:1


Devletlu, Azametlû, Kudretlû Padişah Efendimizin Ferman-ı Humayûnları gereği hazırlıkları başlayan Tırnava Seferi'nde, bazı müşküllere maruz kalmamasını dilediğim kapıkulu efradına tavisyelerim odur ki;

1. Önce silahını gözden geçir. Tüfenginin falya deliği çevresinde eğer ki bir çatlak varsa tetiği çektiğin anda silah, namlu dibinden patlar ve Allah korusun, yüzünü darmadağın eder.

2. Tüfengin fitiliyse, bu fitilin güherçilesinin iyi cins olması gerekir. Bunu ancak tadarak anlayabilirsin. Bundan baska, tüfenginin yılankavisinden geçirilirken fitilden güherçilenin pul pul dökülmemesi icap eder. Yoksa yılankavi, falya tavasına değdiğinde yemleme barutu ateş almaz.

3. İyi cins barut kullan. Tadıldığında barut, acı ve tuzlu ise kötü, dili ısırıp biraz da tatlı hissi veriyorsa iyidir. İyi barut bulmak istersen Kadıasker Mahallesi'nde, Şehzadebaşı'nın arkasındaki silahçılar çarşısında dükkan işleten Himmet Usta'ya git. "Beni Uzun İhsan gönderdi" de. Selamımı da söyle. Tezgah altından sana en iyi barutu verecektir.

4. Kılıncın keskin olmalı. Bazı yeniçeriler üçü beşi bir araya gelip yuvarlak bir kalıbın içine zift ve kum dökerek karıştırırlar ve tekerlek şeklindeki bu bileği taşını pedalla döndürüp kılıçlarını bilerler. Sen böyle yapma. Kılıncının keskin olmasını istiyorsan Malta taşından şaşma.

5. Eğer ki şu yeni icat çakmaklı tüfenklerden birini kullanıyorsan, horozun mengenesine sıkıştırılmış çakmak taşının falyaya çarptığında ara sıra kırılacağını bil. Bunun için yedek çakmak tasların yanında hazır olsun. Mengene paslanmış olmasın, yalama olmamasına da dikkat et.

6. Soğuk iklimde bir kâfiri katlettikten sonra, kılıncındaki kanı mutlaka sil ve ondan sonra kınına sok. Çünkü hava soğukken kan donar, kılınç da kınına yapışır. Böylece tehlikeli bir durumda ne kadar asılırsan asıl, kılıncını kınından çekemezsin.

7. En az 2 karış enindeki bir kuşağı beline 40 kere dola. Bu sayede göbek düşme illetinden korunursun. Ayrıca böbreklerini de üşütmezsin. Ayağına yemeni yerine çizme giy. Çünkü insan en başta ayaklarından üşütür.

Ey yeniçeri! Sana son tavsiyem, esame defterini veya ocaktaki kaydını bir başkasına devredip ocaktan ayrılman ve Galata'daki, Kefeli'nin meyhanesinde kafayı çekmendir. Çünkü en cilveli köçekler buradadır. Bunu yapacak kadar cesursan, bir o kadar da mutlu olacağını bil.

Tamu

Work in Progress,Kitap-lık Dergisi, Eylül - Aralık 1996



Kurşun Lahdin eritilmesinden dört yüzyıl kadar önce, Halife Mansur Hazretleri düşünde gökten kayan iki yıldız görmüş, meğerse bunlar Harut ve Marut adlı iki melekmiş. Ademoğulllarının dünyada döndürdükleri işleri merak ettikleri için göğün en yüksek katının izniyle gece yere iniyor, şafak sökünce de esrarengiz bir beyit okuyup tekrar eski yerlerine yükseliyorlarmış. Ne var ki günün birinde ölümlü bir kadına âşık olmuşlar. Kadın da bunları serhoş edip göklerin kapısını açan beyiti ağızlarından almış. Esrarengiz sözleri söyler söylemez yükselmeye başlamış, ama yarı yolda diğer melekler onu çarpıp bir yıldız yapmışlar. Bu yıldızın adını Zühre koyduktan sonra, Harut ve Marut'u saçlarından bir kuyuya asıp cezalandırmışlar.

Sabah olunca, Halife Mansur Hazretleri atına atlayarak düşünde gördüğü bu kuyuyu arayıp bulmuş. Yaklaşıp baktığında dibinde kendi aksini görmüş. Sudaki aksi ona, "Ey Mansur. Sonunda geldin. Nice zamandır burada seni bekliyordum. Ben senin aksin değil, ikizinim. Sana ilim vereceğim, ama yalnızca bir tek şey sorabilirsin. İyi düşün ve bana sadece bir soru sor," demiş. Halife Efendimiz de havsalasını zorlayıp iyice düşündükten sonra, "Bana dünyadaki herşeyi göster," demiş. Kuyunun ayna gibi parlak sathında o an, dünyanın o güzelim sureti görünüp kayboluvermiş. Halife Mansur'un kamaşan gözlerine yeniden nur geldiğinde, az ötede akan ırmağa, Dicle'ye bakıp burada bir şehir kurmaya and içmiş.

Yüzbin işçi yirmi yıl çalışıp o dairevi şehri, bugünkü Eski Bağdat'ı dünyanın suretine uygun olarak bu yüzden inşa etmişler. Merkeze el Mansur Camii ile bir saray kondurup etrafına gökyüzündeki on iki burcun timsali olan on iki devlet binasını dikmişler. Dünyayı çevreleyen Kaf Dağı yerine, bu şehri tam bir daire şeklindeki bir surla kuşatmışlar. Sonunda burası Halife Efendimizin kuyuda gördüğü surete fazlasıyla benzemiş. Barışın hüküm sürdüğü bu şehre Madinetü's Selam denmiş. Gelgelelim şehri kurmakla yükümlü iki mimardan biri işi gücü bırakıp, Bağdat'ın kuruluşunu anlatan bu masalı kurmuş. O gün bu gündür, bu masala İlk Bağdat Masalı denir.

Gassal'ın sırrını açıklayan esrarengiz yazıları incelemekle meşgul bilginler, yaşadıkları bu şehri iki mimardan hangisinin kurduğuna karar veremiyorlardı. Dünyanın suretine göre dairevi şekil verilmiş olan Eski Bağdat, giriş yasağına rağmen definecileri, tılsımcıları ve serüvencileri, sözün kısası dünyanın binbir haline âşık binbir türlü insanı bir girdap gibi kendine çekiyordu. Geceleyin surlarını gizlice aşanları, yarıçapında geleceği gören kahinleri, ellerinde usturlabla yer tayin eden definecileri, mıknatıs taşıyla ay tozları toplayan simyacıları yutuyor, geriye masallarını bırakıyordu. Bunlar İlk Bağdat Masal'ına ekleniyor, kâhinin, simyacının ve definecinin boynu vurulmuş bedenleri yeraltında yatarken, ruhları bumasalın cüzleri olarak ay altında dar sokaklarda dolaşıyordu. Yeri geldiğinde lamba içlerine, halı püsküllerine siniyor, fırsat bulduklarında ise yeni düşlere ve tasarılara girip yeni masallar yaratıyorlardı. Yaşayan vârisleriyle ilk mimar ne kadar köşk, kasır, kâşane ve saray yaparsa yapsın, Bağdat'ı ikinci mimar
kadar büyütemiyordu.

Bilginlerin esrarengiz yazıları incelediği Darüssena, simyacıların, madrabazların ve daha nicelerinin düş gücünü azdıran bu dairevi şehrin Basra kapısının karşısındaydı. Bu binanın zemin katında, kendi kendine işleyen aygıtların yapıldığı, altını iki katına çıkaran formüllerin sınandığı, akıllara durgunluk veren silahların denendiği işlikler vardı. Burada aletlerin yayları kurulur, sarkaçlar koyverilir, pergeller döner, imbikler fokurdardı. İkinci katta ise bu âlemin gidişatına yön veren ilkeler incelenirdi. Hasta madenleri, saf halleri olan altına dönüştürecek eliksirin hassaları, kız istemek ve savaş açmak için uygun zamanları gösteren takvimlerin ayrıntıları, gezegenlerin tuzlar üzerindeki etkileri burada tartışılır ve sonuca
bağlanırdı. Üçüncü ve son kat ise, rafları kitaplar ve parşömenlerle tıka basa dolu olan o kadar muazzam bir kütüphaneydi ki, burada Halid bin Yezid'in "Firdevs el Hikme"sini bulmak bile mümkündü. Bu binada ayrıca çatıdan bodruma kadar inen ve ağzında sağlam bir kapak bulunan bir "kuyu" vardı. On kulaç derinliğinde olan bu kuyunun dibinden gökbilimciler, bir düzenekle kapağı açıp hava aydınlıkken bile yıldızları gözleyebilirlerdi. Küçük bir kale görünümündeki Darüssena'ya bir casusun ya da parmağında zehir dolu bir yüzükle bir intihar fedaisinin sızması mümkün değildi. Çünkü buranın bir tek kapıdan başka girişi yoktu. Gündüzleri tavandaki delikten giren güneş ışığı aynalar vasıtasiyle bütün odalara, işliklere ve hücrelere yansıtılırdı. Kundakçılara ve fedailere karşı türlü tuzaklar geliştirilmişti. Damda, avluda ya da içeride sık sık, ya Zühre'nin ışığının erbezlerini patlattığı bir Moğola, ya da mizaç dengesi bozulup gözleri taşa dönüşmüş bir Gazneliye, yahut madeni şişelere hapsolmuş Karmatlılara rastlanırdı.

Bilginler, kurşun lahitten kalıbını aldıkları anlaşılmaz yazıları işte böyle bir yerde inceliyorlardı. Sabahtan bu yana kafa patlatmalarına rağmen varabildikleri yegâne sonuç bunun, içinden kolayca çıkılabilecek bir iş olmadığıydı. Esrarengiz metin şu ifadeyle başlıyordu:

"Hakikatin Efendisi günahkâra şöyle dedi:
'Sagdakilerin en üstünden soldakilerin en
altına inersen cehennemin kapısını bulursun'".

"Cehennemin kapısı", bilginlerin bir çoğunu korkutmamış değildi. Gelgelelim taşıdıkları muskaların onları bu uğursuz ibareye karşı koruyacağı apaçıktı. Yine de akıllarına binbir türlü düşünce geldi. Yazıldığına göre ahrette, cennetlikler Peygamber Efendimizin sağına, cehennemlikler ise soluna toplanacaktı. Öyleyse sağdakilerin en üstünü ve şereflisi, soldakilerin en alçağı ve soysuzu olduğunda cehennemin kapısı ona açılacaktı. Buraya kadar herşey makul görünüyordu, fakat metnin geri kalan kısmına nasıl bir anlam vermek gerekecekti? Çünkü, Hakikatin Efendisinin sözünden sonra, tuhaf bir Yunancayla yazılmış bir metin başlıyordu:

"en toutois e aitia tes melainas koles
esti filia kai o sitos o skleros. outos, noso
gignetai e lupe en tuma kai en somati melaina
kole. aute kole mekanetai malista ton karkinon
en geronti kai filomania en neania, osper outosf
rontizei ten filen, siopei de dia tes emeras. o
poros tou nosou melainas koles d'esti me melein,
upaluskein de epitumia kai diagein radios, anagke
estein kuamon kai labraka, etera esti kakos.
frontizetin dei ton kalon tina."

Yunanca bir tıp kitabından alınmışa benzeyen bu metni bilginler şöyle
tercüme etmişlerdi:

"Bu kilerde melankolinin nedeni aşk ve
kuru gıdadır. Böylece bu hastalıkta rufta keder
ve bedende kara bir safra oluşur. Bu kara safra
yaşlılarda urlara, gençlerde ise aşk deliliğine
yol açar, öyle ki, genç gün boyunca sevgilisini
düşünür ve susar. Melankoli hastalığının çaresi
ise kaygılanmamak, tutkudan kaçınmak ve rahat
yaşamaktır. Baklagillerden ve lezzetli balıklardan
yemek gerekir, başkaları kötü gelebilir. İyi bir
şeyi düşünmek icab eder."

Melankolinin nedenlerini ve sonuçlarını açıklayan, tedavi ve perhiz usulleri hakkında bilgi veren bu metin bilginlerin kafasını iyice karıştırdı. Bazıları bizzat bu hastalığın cehennemin kendisi olduğunu düşündüler. Fakat Gassal'ı yenilmez kılan güç, bu hastalığın neresinde olabilirdi? Sonunda içlerinden biri, melankolinin de bir tür delilik olduğunu, herkesin bildiği gibi bazı delilerin olağanüstü güçlü oldukları için zincirle zorbela zaptedildiklerini söyledi. Gassal'ın Cabir'i deli kuvvetiyle yendiğine önce hiç kimse inanmak istemedi. Gel gör ki bir süre sonra, başka bir açıklama bulamadıklarından bu fikre sarılmak zorunda kaldılar ve olağanüstü bir üzüntünün inanılmaz bir kuvveti nasıl sağlayabileceğini bulmaya çalıştılar.

Öğle vaktine kadar henüz bir sonuca erişememişlerdi.

Friday

İhsan Oktay Anar Romanlarında Dilin Kurgulanması

Selçuk Orhan


İhsan Oktay Anar'ın romanlarında, belli bir tarihsel dönemin kurgulanması, her şeyden önce okurun imlegemine o dönemin ışığını düşürecek bir dilin yaratılması anlamına gelir. Diğer bir deyişle, roman dilinin kendisi tarihsel dekorun başlıca parçası olur. Yazar, Tarık Buğra ya da Kemal Tahir'den alışık olduğumuz biçimde, tarihin bir öneminin olgulardan yola çıkarak yeniden üretilmesini hedeflemez. Olgulardan ancak yüzeysel olarak, kurmacanın özgün düşlemine ipuçları devşirecek düzeyde yararlanır. Dille ilişkisi de üç aşağı beş yukarı aynı biçimde düşünülebilir; İhsan Oktay romanlarında dil, bir dönemin gerçeğini saptamak ya da belgeleştirmek amacıyla kurgulanmaz. Yazar, okurun zihnini tarihsel dönemin düşsel tasarımına hazırlar.

Dolayısıyla, Amat, Puslu Kıtalar Atlası ya da Kütab-ül Hiyel'i, "tarihsel roman", "tarihsel anlatı" gibi başlıklara ayırırken, kesinlik içeren bir tarihsel sunum ya da tez içermediklerini kabul etmek gerekiyor; bu romanlar, tarihsel veriyle kurgusal dili harmanlayan düşsel anlatılardır. "Tarihsel roman" olarak adlandırılmarında bir sakınca olmayabilir; ancak türün alıştığımız örneklerindense, fantastik romanlara ya da bilim-kurguya daha yakın olduklarını kabul etmek gerekecektir. Yine de, İhsan Oktay Anar'ın romanlarında tarih bilgisiyle eski dile ait söz dağarcığının kullanımının incelenmeye değer bir yanı vardır.

Anar'ın kurgusal dili, düşsel romanlarının geçtiğini varsaydığımız dönemin dili elbette değildir. Yazar, kurmacasını, okuruyla ortak bir dil ve düşlem paydasına yerleştirme çabasındadır. Dolayısıyla, dil kurgusu da, okurun algı düzlemiyle uyumluluk göstermek zorundadır; diğer bir deyişle yazar, okurunu, kurguladığı dilin anlattığı dönemin ya da özel durumun dilinin düşsel bir yansıması olduğuna ikna etmek zorundadır. bu amaçla, dilimizin içinde olduğu eski-yeni ikiliğini kullanma yönüne gider; böylece İhsan Oktay Anar'ın tarihsel romanlarının dokusunu, Eski Türkçe'ye ağırlık kazandıran bir sözcük seçimi ekonomisiyle oluşturur.

Bu dil nelerden oluşur? Kısıtlı ama hedefleri açısından kapsayıcı bir Eski Türkçe dağarcığından, yerleşik kullanımlardan, anlatılan durumun özel jargonundan.... Anlatılan durumun özgün söz dağarcığına hakim olma isteği, örneğin Amat'ta, malumatfuruş bir dilin doğmasına neden olmuş görünmektedir. Yazar, deniz yolculuğunu, denizciliğin, üstelik anlatılan çağdan devşirme terimlerle donatılmış özel diliyle öyküleştirmeye çalışır. Ancak, sözgelimi Amat'ta ortaya çıkan metnin okurun takibini zorlaştırması bir eleştiri konusu olamaz; çünkü, romanın yapay dili, içerdiği terimlerin çağrışım derinliğini taşımaz. İhsan Oktay Anar'ın, zorlayıcı söz dağarcığı, yapay dili, anlaşılmak, çözülmek için değildir; anlatılan durumu pekiştirmek, örneğin okura tarihsel bir çağın ya da denizcilik evreninin etkisini taşıyabilmek için tasarlanmıştır. Okur, bu romanları okuduğunda aslında, bir çocuğun anlamını bilmediği, belki de uydurulmuş büyü sözleri karşısındaki gizemli heyecanını duyacaktır. Hatta kimi durumlarda yazar, sözcükleri doğrudan uydurmaktan ya da modern bir sözcüğü Eski Türkçe'nin fonteiğinde yeniden üretmekten de (Tekila yerine Tek-i Ala, René Descartes yerine Rendekar gibi) geri durmaz. Aşağıdaki satırları örnekleyelim:

Palamar mola edildikten sonra usturmaçalar çekildi. Serenler hiza edildi. Abuzer Reis'in "Ariva!" komutuyla marineller ve diğer denizciler, dayanıklı olması için ziftle sıvanmış, ip merdivenlere benzeyen çarmıklardan direklere tırmandılar ve marsipetlere basıp serenlere yayıldılar. (Amat, s.40)

Yine divane Salim Efendi'nin naklettiğine göre Yafes Çelebi, sayısız makam ve mercinin derkenarı, ilam isteği, havale mührü, harç damgası, kuyruklu ve kuyruksuz sahlarıyla dolu istidasını ve düşahi ile zülkarneyn toplarının çizimini alıp Bayezid'deki Hiyel Kalemi'ne doğru yola koyulmuştu.... yaşları aynı olan çocukları çelik çomak, birdirbir, kabak kabak kapmaca, körebe gibi oyunlar oynuyorlardı. ... Çok geçmeden Sultaniyegâh faslına geçildi ve ev, tanbur, kudüm, kemençe, def, dümbelek ve ney sesleriyle inler oldu. (Kitab-ül Hiyel, s.38-39)

İki örnekte de dikkatimizi çeken birkaç nokta var: Yazar, her durumu özel söz dağarcığıyla anlatmaya çalışıyor; denizcilik söz konusu olduğunda, palamar, usturmaça, seren, marinel gibi gündelik dilin içinde sayamayacağımız terimler anlatımı güdümüne alıyor. Çocukların betimlenmesinde ya da müziğin anlatımında da bir envanterleştirme tutkusu görülüyor. Yine, eski dili kurmanın yolu da, yazar için sözcük seçiminden geçiyor: Nakletmek, divane, makam, merci... Yazar, bürokrasiyi bir evrak savaşı olarak betimlerken de, havale mührü, harç damgası gibi terimleri ardı ardına diziyor.

Aslında, gündelik dilin dışında bir jargonla, bir alt dille ya da antik bir dille yazma çabası kuşkusuz İhsan Oktay Anar'la başlamış değildir; çeşitli gerekçelerle birçok yazar dili kurgulama eğilimindedir. Sözgelimi Ian Mcewan'ın, dilimize Cumartesi adıyla çevrilen romanında, beyin cerrahının pratiği, okurun yabancısı olduğu teknik tıp terimleriyle anlatılmıştır. Oğuz Atay, Tutunamayanlar'ın, Selim'in el yazmalarından oluşan bölümlerinde, öz Türkçe ve Eski Türkçe'yi parodileştirmeye çalışmıştır. Kemal Tahir'in özellikle köy romanlarında, Çorum şivesinden esinlenerek yarattığı akıcı, sert bir dil karşımıza çıkar. Mustafa Kutlu, Sır'da, tasavvuf dilini öyküye taşımaya çalışır. Dil bu saydıklarımız gibi yapıtlarda anlatım aracı olmaktan öte kurmacanın bir parçasıdır, hatta çoğu zaman ta kendisidir.

İhsan Oktay Anar'ın romanlarında betimlemenin özel bir yapıtaşı olduğunu da es geçmemek gerekiyor. Kitab-ül Hiyel, yazarın düşsel betimleme tutkusununun doruğa taşındığı bir romandır. Zihni Sinir icatlarına benzeyen düşsel tasarımlarını yazar önce kurmacanın içine bir yapbozun tamamlayıcı parçası gibi yerleştirir; ayrıntılı işlek bir betimlemeyle okura tanıtır, bununla da yetinmez bir de taslak çizimini sayfanın bir köşesine yerleştirir. İhsan Oktay'ın romanları da çeşitli bakımlardan aslında Kitab-ül Hiyel'de geçen düşsel oyuncaklara benzetilerek anlaşılabilir: Kitab-ül Hiyel'deki tasarımların hiçbiri gerçekte uygulanabilir değildir- ya da en azından uygulanabilirlik açısından sınanmak, gerçekleştirilmek için düşünülmemişlerdir. Romanlar da tarihsel gerçeğin ideolojik bir yansıması değildir. Kitab-ül Hiyel tasarımları gibi, İhsan Oktay Anar'ın kurmacasında da düşsel bir mekaniğin egemen olduğunu eklememiz gerekiyor. Kişiler, ortam, olaylar neye yöneldiği pek anlaşılmayan bir makinenin tekdüze dişlileri gibidir; her birinin işlevi tek yönlü olarak tanımlanmıştır. Yazarın dil kurgusu da, tıpkı Kitab-ül Hiyel'in oyuncakları gibi bir icattır. Sözcük dağarcığı neye yaradığı anlaşılamayan bir dişliler yığınına benzer; bu tıpkı Charlie Chaplin'in Modern Zamanlar filmindeki makineyi andırır: Öyle bir makine olmamıştır, asla da olmayacaktır; ancak kalabalık dişlilere, silindirlere, manivelalara bakıp seyirci, "Bu bir makine" diyecektir; filmle seyircinin orak düşlemi arasında öykü ilerleyecektir.

İhsan Oktay Anar'ın romanlarında, sıklıkla mizahlaşan bir çeşit alegoriye rastladığımızı da ekleyelim: Amat, Kuran ayetlerinden alıntılarla, "Kaptan Efendimiz"in dinsel mitolojiyle ilişkilendirilebilecek konuşmalarıyla sahte bri ezoterizmin izlerini taşır. Yazar elbette dinsel bir mesaj vermek ya da alegori yoluyla dinselliği alaya almak amacında değildir; aslında sadece, dinsel söylemin bilinmeyene ilişkin parçalarını soyutlayarak, romanın gizem havasını beslemek istemiş gibi görünmektedir. Benzer bir ilişkiyi Puslu Kıtalar Atlası ile felsefe arasında kurmak da elbette olanaklı görünmektedir. İhsan Oktay'ın kurmacası bir gizemle çözümü arasındaki gerilime oturmuştur. Kitab-ül Hiyel'in, devr-i daim makinesi çevresinde dönen arayış öyküsü de akla gelmelidir. Bu alegori aslında, İhsan oktay Anar'ın romanlarının zaafını da oluşturur; çünkü, romanların çoğunda kişiler ya da anlatıcının kendisi, alegorinin kaynaklarına dayanarak aforizma ayarı sözler etme eğilimindedir: Oysa, İhsan Oktay Anar'ın romanlarının yapıtaşı göndermelerden çok aslında bu işlenmiş malumatfuruşluktur. İhsan okay Anar'ın kurmacası da dil kurgusu da gereksiz yüzeysel bilgiyle ağırlaştırılmıştır. Kuran ayetlerinden alıntılar, kaba tarihsel veri, romanın konusuna göre denizcilik ya da fizik-mekanik terimleri, basitleştirilmiş felsefe, kurmacaya gevşek bağlarla yerleştirilmiştir; yazar aslında hiçbirini derinlemesine tartışmaz, sadece bu konuların uyandırabileceği merak değerinin peşindedir. Bu aslında tıpkı spritüalistlerin, bilimsel verileri çarpıtmasına ya da gazetecilerin felsefe-tarih tartışmalarını yüzeysel yorumlarıyla gündeme taşımalarına benzer. Bu anlamda, İhsan Oktay Anar'ın, Kuran göndermeleri ya da felsefe metinleriyle kurduğu oyunsu bağlantılar, Necip Mahfuz ya da Salman Rüşdü gibi yazarlarla karşımıza çıkan eleştirel gerçekçilik çabasıyla hiçbir benzerlik göstermez. Anar, tıpkı Borges gibi düşsel-mistik sonucu için bu metinleri kurcalamaktadır; ancak Borges gibi, ince bir tartışmaya sürükleme eğilimi de göstermez. Kolay tüketilebilir bir eğlence edebiyatının kurmaca alt yapısına yönelir.

Her kurmacada, asgari düzeyde de olsa bir gerçeklik duygusu, düşsel bir anlatı bile olsa neden-sonuç ilişkisi ararız. Tarihsel roman yazarının da, konu ettiği dönemin ya da durumun etkisini yaratabilmek için dille oynaması kadar olağan bir şey yoktur. İhsan Oktay Anar'ın romanlarında oyunlaştırılmış bir kurmaca dilin iki yüzünü de ele almaya çalıştık: Birincisi yazar, romanlarında dili kurgulayarak tarihsel gerçeklik etkisini vermeyi başarmıştır; en azından düşsel dünyasını, okuruyla ortak bir tarih evreninde canlandırmaya çalışmıştır. Diğer yandansa, öykünün amacı ötesinde bir söz dağarını yüklenmek zorunda kalan bu kurgusal dil, tarihsel verinin işlenmesi çabasıyla birleşerek bir malumat yığınına dönüşme eğilimi göstermiştir. Bu iki yüzün, yazımızın dışında kalan ortak sonucu ise edebiyatımız için mutlaka araştırılması gereken, son yıllarda giderek merkeze oturmaya başlamış yazı-eğlence dengesidir.

Puslu Kıtalar Atlası'nın Muktedir Mâdûnları

Deniz Aktan K.


İhsan Oktay Anar'ın Puslu Kıtalar Atlası adlı romanı, 17. yüzyıl İstanbul'unda geçen fantastik bir hikaye anlatır. Ana karakter Bünyamin'in hikayesi, onunla bir şekilde ilişkiye geçen, onun hikayesi ile doğrudan ya da dolaylı ilgisi olan karakterlerin hikayeleri tarafından çerçevelenir ve tarih-roman ilişkisi bağlamında sorunsallaştırılan tarihyazımıyla çok katmanlı zengin bir anlatıya dönüğşür. Romanın en göze çarpan özelliği de, bu anlamda odağına aldığı geçmiş kesiini "tabi olanların, dışlananların, aşağı ötekilerin" ya da diğer bir deyişle "tarih-dışı" bırakılanların hikayelerine yaptığı vurgu üzerinden aktarmasıdır.

Roman, "Ulema cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikayet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı Kainattan 7079 yıl, İsa Mesih'ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Konstantiniye derler tarrakası mehur bir kent vardı" (Anar, 2003:13) cümlesiyle başlar. Bu cümle, okunmaya başlanan tarihsel bir roman olduğunu duyurmanın dışında kaynak olarak seçilen grupları (alimler, cahiller, yalancılar, namusluluar, içkiciler, eşcinseller), bu gruplar aracılığıyla edinilen tarihsel verilerin güvenilirliklerini (hikaye etme ve ilan etme) ve bu verilerin aktardığı zamanın farklı başlangıç noktalarına dayanan takvimler tarafından farklı rakamlarla nasıl sabitlendiğini (evrenin yaratılışına göre, miladi ve hicri takvime göre) de vererek, okunan tarihsel romanın yansıtmaya çalıştığı tarih algısına da gönderme yapar. Bu doğrultuda, romanın ilk sayfasındaki bu kaynak ve rerefans noktası çokluğu, aslında romanın çekirdeğine işaret eder.

Peki bu çekirdek, içinde nasıl bir tarih algısı barındırmaktadır? Öncelikle, yukarıda da söylendiği gibi, aynı olguyu aktarmak için referans alınan verilerin çokluğu, bu anlatının tek bir merkezden yazılmadığını vurgular. İkinci olarak, bu çok merkezlilik hali ve iktidarın tarihi arasında bir ilişki kurulur. Referans alınan kaynaklar sadece alimler ya da namusluluar değil; aynı zamanda da güvenilmez olarak kodlanan ve tarihsel metinlerde referans olarak alınmayan cahiller, yalancılar, içkiciler, eşcinsellerdir. Üçüncü olarak, bu kaynaklardan edinilen veriler, güvenilirlikleri bağlamında konumlandırılarak, romanda sadece ilan edilen tarihsel verilere değil; hikaye derecesinde kalmış anlatılara da yer verileceği vurgulanır. Dördüncü olarak, aynı zamansal aralığın farklı ifadelerle aktarılması, tarihin kurgusallığına, ilişkilerden ve çatışmalardan bağımsız, doğal bir bütün değil; farklı bakış açısı ve inançlarla şekillenen bir inşa olduğuna gönderme yapar. son olarak da, tüm bu referans noktalarının, İstanbul'un karmaşası bol bir şehir olduğunu anlatmak için aktarıldığının söylenmesiyle, tarihin bilimsellik iddiası mizahi bir tonla eleştirilmiş olur. Güvenilirlikleri ve çeşitlilikleri bir yana, aktarılan olgu birçok kanıt gösterilerek sunulmuştur.

Bu nedenle bu ilk cümle, sadece tarihin kurgusallığını hatırlatmayı ya da sorgulamadığımız tarih kavrayışımızı sarsmayı değil, "muktedir" ve "mâdûnun" tarihsel metinlerdeki konumlarını sorunsallaştırmayı da amaçlar. Tarihyazımı sürecinde referans alınabilecek kaynakların çeşitlenmesi yoluyla, sesi duyulmayanın, kendi tarihini anlatamayanın, tarihin içine alınmayanın sesini mizai bir dille tarihe eklemler.

Sözü edilen bu eklemleme ise tarihyazımına yön veren, zaman-mekan-özne seçimine dayalı üçlü yapının, kurmaca da olsa bir geçmiş kesitini sergileyen bu metinde de korunmasına ve aldığı hale dairdir. Bu doğrultuda, zaman 17. yüzyıl, mekan ise İstanbul, özellikle Galata'dır. Ancak, zaman ve mekan seçimi öykü bağlamında önem taşısa da romanda öne çıkan temel unsur özne seçimidir. Odağa alınan geçmiş kesiti, romanda iktidar özneler ya da bu öznelerin hikayelerini aktarmaya yardımcı olacak şahitler üzerinden değil; hakim sistemden dışlanmış, arkalarında kendi metinlerini bırakamamış, tarihin tozlu raflarında doğrudan, kendi sesleriyle varolamamış, tarihten gizlenmiş mâdûnlar üzerinden kurgulanır.

Mâdûnlar, anlatıda yer verilen ve metnin yarattığı olası dünyayı, üzerinde uzlaşılan gerçeklik bağlamında tutarlı kılmayı sağlayacak süsler olarak değil; romanın öne çıkan karakterleri olarak sergilenirler. Korsanların, yangın gözcülerinin, esirlerin, bıçkınların, kalyoncu taifesinin, arayıcıların, dilencilerin, kumarbazların, lağımcıların, cellatların, kulamparaların, hırsızların ya da delilerin "marjinal" sesleri, gündeliğin sesini de kendinden türeterek, romanın inşa etmeye çalıştığı gerçekliğin vazgeçilmez referansları olarak varolurlar.

Bu anlamda, tarihsel metinlerde kendi sesleri ve öyküleriyle yer alamayanların hikayeleri, Puslu Kıtalar Atlası'nın dolambaçlı kurgusunda kendilerine birer yer edinmiş olur. Öyle ki, romanın Bünyamin üzerinden ilerleyen olay örgüsü, farklı kaynaklardan beslenen hikayelerin aynı havza içinde dönüp dolaşarak, ulaşıp karıştığı ve beklenmedik bir anda başka bir noktadan yeniden ortaya çıktığı bir nehre benzer. Ana olay örgüsü, bu hikayelerle beslenirken, hikayenin odağı sürekli değişir. Ana olay örgüsüne eklemlenen bu yan hikayeler de böylelilkle hem çizgisel bir anlatımdan kaçınıldığının hem de herkesin bir hikayesi olduğunu vurgulamış olur.

Dallanıp budaklanan bu anlatının yine de ana gövdeden uzaklaşmamasıysa, romanın bu olayları birbirine bağlama tekniğiyle ilgilidir. Olaylar, ya metnin kendisine (bir önceki hikayeye ya da o sırada odakta olan hikayeye) gönderme yapılarak aktarılır ya da olay akışı içinde gördüklerimiz anlatıda tekrar edilir. Böylece hem romanın parçalı anlatısı ana hikayeden ayrılmamış olur hem de bu metinsellik, tarihsel bir anlatı olan romanın metinselliğini sergileyerek, tarihin metinselliğini mâdûnların tarihini aktarırken yeniden vurgular.

Romanın sürekli odak değiştirse de bir şekilde Bünyamin'in hikayesine bağlanan parçalı anlatımının bir başka özelliği ise sıklıkla masalsı öğelere yer vermesidir. Bu masalsı öğeler, bilimsellik iddiası taşıyan modern tarihin kalıp ifadelerine karşı çıkışı ortaya koyması ve tarihin kurgusallığını hatırlatıp, edebiyat-tarih yakınlığını pekiştirmesi bağlamında önem taşır. Bunun dışında, resmi anlatılarda kendini ifade olanağı bulamayan mâdûnun halk kültürüne sızan sesinin yeniden canlandırılmasını amaçlar.

Ancak sözü edilen bu "canlandırma/diriltme" uğraşı da, yitip giden, geçmiş içinde kaybolan, özne-olmayan özneliği dolayısıyla sesi duyulmayan mâdûnun temsil edilme imkanının kurgudan geçmesi bağlamında, kendi çatışmasıyla birlikte varolur. Öyle ki, eğer mâdûniyet, kanuşmaya muktedir olmama anlamına geliyorsa, mâdûnun sesinin, bu "canlandırma/diriltme" uğraşından bağsızlaşması mümkün değildir. Puslu Kıtalar Atlası ise tam bu noktada, bu temsil sorununu üstkurmaca tekniğinin sunduğu olanaklarla yansıtarak, üstkurmacaya hem tarihin kurgusallığının vurgulanmasına hem de mâdûnun dilsizliğinin aktarılmasına dair bir işlevsellik atfeder.

Romanda, üstkurmaca tekniği Büynamin'in babası Uzun İhsan Efendi'nin düşe dalarak bir dünya atlası yapması izleği üzerinden kurulur. Bu atlasın yaratılma süreci romanda aktarılır ve atlasın tamamlanmasıyla birlikte, "Puslu Kıtalar Atlası" adını taşıyan bu atlasın okunan metinle ilişkisi ve bu atlasın gerçek yaratıcısının kimliğine dair sorular romanın merkezine yerleşir. Bu doğrultuda, romanla atlas, İhsan Oktay Anar'la da Uzun İhsan Efendi kurgu ilerledikçe özdeşleşmeye başlar. Sözü edilen bu özdeşlik ise, mâdûnun sesine dayanak olarak sunulur. Böylece roman, kendi sesi ve öznelliği resmi metinlerin egemenliği altında yitip gidenleri, görünür olmayanları üstkurmacanın verdiği kurgusallığı ön plana çıkarma tekniğiyle "puslu" da olsa yeniden var eder.

Kendisini bir kahraman olarak hissediyordu ama, Ebrehe'nin dediği gibi fazlasıyla silikti ve küstahça verdiği cevapları sanki birisi kulağına fısıldamıştı. Kendisine yol gösteren bu fısıltıyı tanır gibiydi. Babasının sesine benziyordu ve sanki her yere nüfuz etmişti. Bünyamin, elinde olmaksızın zavallı babasının ta baştan beri büyük bir oyun oynadığını, karnından konuşanlar gibi su şırıltısından gök gürültüsüne, acı feryatlardan zevk inlemelerine, esnaf bağırtılarından savaş naralarına kadar bütün sesleri taklit ettiğini ve meddahlar gibi sesini kılıktan kılığa sokarak herkesi konuşturduğunu düşündü
(s.154)

Saturday

Yavuz Sultan Selim Efendimizin Çaldıran Meydan Muharebesi

YAVUZ SULTAN SELİM HAN EFENDİMİZİN

ÇALDIRAN MEYDAN MUHAREBESİ

İhsan Oktay Anar

“Benim aklıma gelmişse, bir başkasının da aklına gelmiştir”
Umberto Eco




Haşmetlu, Azametlu, Fehametlu, Devletlu hünkarımız Sultan Selim Han Efendimizin yeni sadrazamı Arap Hilmi Paşa'nın emri uyarınca, Enderun'un baş vakanuvisi olarak, Şaşı Haydar Efendi denilen zındığın, Çaldıran Meydan Muharebesi hakkında çalakalem yazıp bir de marifetmiş gibi sağda solda anlattıklarını düzeltme, sinsice yalanlardan arıtma, eksiğini gediğini kapatma şerefi, Tanrı'ya şükür ve hamd olsun ki şahsıma verilmiştir. Bir zamanlar emrimde çalışan ve sayısız tokadımı yiyen Şaşı Haydar nam zındığın ne kadar palavracı olduğu, ancak yine de vakanuvis geçindiği, yedi iklim dört bucaktaki aklı başında, mürekkep yalamış, dirsek çürütmüş münevver zevatın zaten malumudur.


Bu zındık, Çaldıran Muharebesinin bir kenarı 24 adım olan ve 64 kareden oluşan büyük bir kare içinde cereyan ettiğini söylerken, bir de utanmadan, siyah karelere kömür tozu, beyaz olanlara ise kireç döküldüğünü yazmıştır! Haşa! Doğrusu şudur: Sultan Selim Han, bu dev satranç oyunu için gereken zemini usta tutup masraflarını karşılayarak siyah granit ve beyaz mermerden yaptırıp cömertliğini göstermiştir. (Fakat güya bir şah olan İsmail, kesesini açıp bu hayırlı işe tek kuruş katkıda bulunmamıştır) Ayrıca, siyah ve beyaz karelerin kenarları, zındığın yazdığından farklı olarak 3 değil 4 adımdır. 64 parçalı bu dev kare için Efendimizin sarf ettiği paranın, ayıptır söylemesi, tam 216 zolata ve 144 akçe olduğunu söylerler.


Şimdi muharebenin nasıl geçtiğin gelelelim: Her iki taraf da siyah ve beyaz renklerden birini seçecekti. Bunun için imsak vaktine yakın bir zamanda, yani siyah iplikle beyaz ipliğin ayırd edilemediği bir vakitte, biri Zenci ve diğeri de Çerkez olan iki köle salıverildi. Oyunun raconu böyle gerektiriyordu: Ok ve yay ile Zenciyi vuran siyah, Çerkezi vuran ise beyaz olacaktı. Nitekim, Şah İsmail'in kırmızı oku Zencinin kalbinden, Yavuz Sultan Selim'in yeşil olku ise Çerkezin boğazından çıkınca her iki ordunun da renkleri belli oldu.


Şafak vakti Orduyu Hümayun ile Şah İsmail'in dev ordusu bu “satranç meydanı”nda savaş düzenini almıştı. Her iki tarafın da kaleleri, “taarruz süvarisi” denilen eski kuşatma kulelerine benziyordu. İçlerinde 20 nefer ve tepelerinde ise 4 şahidarbezen topu taşıyan bu tekerlekli kuleler, meydanın köşelerine yerleşmişlerdi. Onların yanında ise elleri topuzlu süvariler vardı. Ortaya yakın bir yerde ise,her birinin sırtında hamuda benzeyen ve içlerinde 3-4 kişi ile bir küpeşte topu bulunan savaş filleri göze çarpıyordu. Ortada Haşmetmaaplarının yanındaki beyaz karede, kıyıcılığıyla nam salmış Kara İbrahim Paşa, siyah karede de, Haşmetlu, Fehametlu, Devletlu Sultanımız Yavuz Selim, adet güneş gibi parlıyordu. Aynı düzeni Şah İsmail de almıştı.


Bu muhteşem görünüme rağmen, sözüm ona bir vakanüvis olan Şaşı Haydar nam zındık, papuç kadar diliyle, bu savaşta piyadelerin ön saflarda olduklarını ve bu yüzden haklarının yendiğini söyleyecek kadar ileri gitmiştir. Oysa Sultan Selim Efendimiz, yanında celladıyla piyadelerle hoşbeş edip bu zavallıların dertlerini dinleyecek kadar yüce gönüllülük göstermişlerdir. Üstüne üstlük şu apaçık bir hakikattir ki bir kale, bir atlı, bir fil asla vezir olamaz, ama 8 kare ilerlemeyi başaran basit bir piyade pekala bir vezir olabilir. H-2 hanesindeki Bozbora adlı piyade bu gerçeği anlamış görünmekteydi. İşittiğim kadarıyla bu hırslı ve azimli piyade, diğer 7 yoldaşı olan Keleşbay, Oğuzbala, Tosunbay, Dalboğa, Alpagut, Çavuldur ve Atambay'a, “Bakın görün teresler! Azmedip vezir olacağım! O zaman hepiniz elimi eteğimi öpmek için sıraya gireceksiniz!” diyecek kadar hakikate ve kadere meydan okuma cesaretini göstermişti. Fakat sultanımız muharebeyi Şattülarap Açılışıyla başlatınca H-2 karesindeki bu zavallının neredeyse tüm umutları yıkıldı.


Ancak bundan daha da kötü bir şey oldu. Şah İsmail'in önündeki piyade şişlenince yol açıldı ve Vezir İbrahim Paşa E-2 karesine geçerek Şah İsmail'i tehdit etti. İbrahim Paşa, Şah İsmail'e şah çekecekti. Fakat bu iş Yavuz Sultan Selimin yapması gereken bir şeydi. Vezir arkasını dönüp Padişah efendimize, “Devletlu Sultanım! Lütfen “ŞAH!” diye bağırınız. Oyunun kaidelerinden biri de budur. Bağırmazsanız yenik sayılırız” diye fısıldayınca, Efendimiz, “Yedi iklim dört bucağın hakimi olan benim gibi bir padişah, şu pis pis sırıtan İsmail'e değil “şah” demek, “hela bekçisi” bile demez! diye haykırdı. Bu söz üzerine İbrahim Paşa, “Sultanım! Sis dudaklarınızı kıpırdatın, ben de elimle ağzımı gizleyip 'şah' diye bağırayım, belki yutarlar” demek zorunda kaldı.


Muharebenin ortalarına doğru bir nice düşman katledildi ve bir nice yiğit şehadet mertebesine erdi. Ne var ki Şaşı Haydar denilen zındık, bu sırada araya bir yalan sokuşturmuştur: Buna göre, Kara İbrahim Paşanın seyisi Kaspar nam köle, efendisi olan vezirin ayağını üzengiye geçirirken elindeki çamuru paşanın çizmesine bulaştırdığı için tokat yedi. Bunun üzerine, intikam hisleriyle görev yerini terk ederek Padişah Efendimizin huzuruna varıp el etek öptükten sonra Sultan Selim Han Efendimize, eğer veziri feda ederse Şah İsmail'i yok edebileceğini anlattı. Şaşı Haydar Efendinin aktardığına göre, Kaspar denilen köle, eğer Vezir Kara İbrahim Paşa G-8 karesine giderse, Şah İsmail'in kalesi tarafından alınıp telef edilecek, ama atlının F-7 kalesine gelip şah çekmesi halinde, İsmail mat olacaktı. Haşa sümme haşa! Bu fikir Kaspar'a değil Padişahımıza aitti. Hem efendisine ihanet eden bir köleden ne bejlenir ki! Kaspar, Kara İbrahim Paşanın en çok değer verdiği köleydi. Çünkü esir pazarındaki açır arttırmada paşa, Kaspar'a tam 1115 Filuri değer biçmişti. Efendisinin bu kadar çok değer biçtiği bir kölenin ihaneti asla affedilemez!


Hal böyle olunca, Padişah Efendimiz vezire emir buyurdu ve G-8 karesine gitmesini emretti. Fakat Vezir Kara İbrahim Paşa, Hünkarımıza, “Devletlu Padişahım! Dediğiniz yere gidersem bu benim sonum olur! Şah İsmail'in kalesi beni alır! Beni feda etmeyin! Size bunca hizmetim var! Kıymayın bana!” diye yalvardı. Ama Efendimiz, “Bre melun! Padişahın için ölmekten nasıl korkarsın ey kavuğunu kerktiğimin veziri! Şimdi git dediğim yere!” diye haykırdı. Böylece vezir atını mahmuzladı mahmuzlamasına, ancak yolun yarısında durdu.


Veziri Kara İbrahim Paşanın emre uymadığını gören Hünkarımız küplere bindi ve apaşanın gerisindeki piyadeye, “Sen Vezirin arkasındaki piyade! Veziri hemen öldür! Emre karşı gelmenin ne olduğunu anlasın!” diye bağırdı. Fakat piyade, “Hünkarım! Ben satrançtan pek anlamam, ama bildiğim kadarıyla kendi taşımızı alamayız” diye cevap verdi. Bunun üzerine Efendimiz, “Dediğimi yap deyyus!” diye feryad edince, piyade, “Paşam! Seni öldürmek istemezdim. Ama emir yüksek yerden geldi. Sen en iyisi Kelime-i Şahadet getiriver” dedi ve çok geçmeden, mızrağını vezirin gırtlağına soktu.


Bu fırsat da işe yaramayınca ortalık can pazarına döndü. Hatta siyah ve beyaz kareler, dökülen kandan zort ayırt edilir oldu. Kala kala 3 taş kalmıştı: 2 şah ve bir kale.


Üçüncü taş olan kaleye Yavuz Sultan Selim Han efendimiz öyle bir omuz attı ki iki adam boyundaki kale devriliverdi. Ancak, o esnada oyunu seyredenlerden bir nefer, “Hünkarım! Ne yaptınız! Oyun pat oldu şimdi! Sözün kısası berabere kaldınız! Biz şimdi ne yapacağız! Artık Tebriz şehrini yağmalayamayacağız! Oysa karılarımıza ganimetle döneceğimize dair kitaba el basıp söz vermiştik!” diye nida etti.


Bu söz padişahımızın o kadar gücüne gitti ki kurala kaideye aldırmadan Şah İsmail'in üzerine yürüdü ve yakınına geldiğinde sağ eline tükürüp Acem Şahının suratına okkalı bir Osmanlı tokadı oturttu. Derken tokatlar şaplaklar birbirini izlemeye başladı. Ufak tefek biri olan İsmail, gerileye gerileye muharebe alanını terk etti.


Bu duruma seyirci kalamayan bazı “halden anlayan kişiler” Şah İsmail ile Sultan Selim'i birbirlerinden ayırmaya yeltendiler. Onca kalabalık birikince, artık kendini güvende hisseden İsmail, Padişahımıza nah işareti bile yaptı. Ama bir yeniçeri, Padişahımıza “Uyma sen ona ey Padişahım! Adam aile terbiyesi görmemiş!” deyince hünkarımızın öfkesi biraz yatışır gibi oldu.


Çaldıran Meydan Muharebesi bitmiş, her iki ordu da ağırlıklarını toplamaya başlamıştı. Attığı tokatlardan yorgun düşen Sultan Selim, oracıkta bulduğu bir tahtta oturup dinleniyordu ki on iki neferli bir Acem zabiti gelip, “Ey padişah! Bir zahmet o tahttan kalkıver. O taht Şah İsmail'indir ve onda, saçı bitmedik yetimin hakkı vardır.” dedi. Hal böyle olunca, Sultan Selim Efendimiz oturduğu tahta yellendi ve Acem zabitine, “Bu taht şimdi Yavuz Sultan Selim'in saldığı zarta ile mühürlenmiştir. Şimdi bu tahtı ister alın ister almayın, bu size kalmış artık!” dedi.


Bütün bunlara karşılık, Şaşı Haydar denilen zındık, Acem zabitinin Efendimize “Sen yellendikten sonra bu taht artık murdar olmuştur. Şahımız buna asla oturmaz. Ancak şunu bil ki şahımız da bu tahtta defalarca yellenmiştir. Şimdi sen onun zarta saldığı tahtta oturuyorsun. Bizim böyle bir tahta ihtiyacımız yok. Al, sen otur!” dediğini söyler ki yalanın da yalanıdır.


Birkaç şahidin söylediklerine bakılırsa, Sultan Selim Efendimiz, Şah İsmail'in tahtından hemen kalkmamıştır. Bazılarına göre yorgunluktan, diğerlerine göre “derin düşüncelere daldığından” ama bir iki kişiye göre ise, yalnızlığın tadını çıkarmak için...

Hiç'lik Zirvesi

Hiç'lik Zirvesi. Amak-ı Hayal'den...

Kahveleri içtikten sonra Aynalı Baba kulübeden bir ney çıkardı, hafif ve hoş bir şekilde çalmaya başladı. Kabristanın sessizliği, neyin hüzünlü sesi bana garip bir zevk veriyordu. Şüphesiz, gittikçe göğsümden basan hüzün, bazen ferahlık veren “ah”lar çıkaracak kadar şiddetlenen bu garip zevkte kahvenin de tesiri vardı. Kendimde tuhaf değişiklikler hissediyordum. Güya taşımaya mahkum olduğum bir büyük yük üzerimden alınmıştı. Kendimde büyük bir hafiflik duyuyordum. Aynalı Baba ney ile taksimini bitirdikten sonra hafif ve davudi bir sesle okumaya ve sonradan ney ile çalmaya başladı.

"Ey can! Yok olacak olan bu aleme ibretle bak; gafletten kurtul, meydan boş değildir. Sultan Süleyman ve İskender Han neredeler? Yüzbin senelik ömrü neş’e ile geçirsen de hepsi “bir an”dan ibarettir. Cihan bağı ne güle, ne de bülbüle kalacaktır. A gözüm! Zaten felek, kime muradına göre yar olmuştur.”
Bu gazelde ne mühim bir tesir vardı! Aynalı Baba bu parçayı bitirip de ney üflemeğe başladığı zaman gözlerinden yaş akıyordu. Bunlar üzüntü ve sızlanma gözyaşları mı idi, zevk ve aşk mı idi, bilemem; lakin pek duygulanmıştım. O andaki ruhi ve vicdani durumumu anlatmak mümkün değil...

Baba okuyordu: “Açgözlülük ve hırsa uyup nefsin kahrına uyma. Adın duyulmasın; sonra rahatın kaçar. Allah’ı bilenlerle arkadaş ol; onlardan uzak kalma. Dünya koltuğundaki gücünle mağrur olma.”

Kendimden geçecek dereceye gelmiştim. Babanın sesi pek yavaş ve adeta uzaktan geliyor gibi duymakta idim. Ney hayret edilecek bir letafet kazanmıştı:

“Olgun kimseler, dünya zevkine kapılmadılar. Netice olarak dünyanın bir gölge, boş bir arzu, bir oyuncak ve hayal olduğunu bildiler. Rüyanın gerçekle ne kadar ilgisi vardır. Herkes aşk eteğini tutup Allah’a kavuşmaya yaklaştı.”

Kulağım pek zayıflamıştı. Ses adeta pek uzaktan gibi geliyordu. Yavaş yavaş duygularımdan, daha doğrusu dış alemden sıyrılmaya başladım. Bir şey görmüyor, işitmiyordum. Bir müddet uykuya yakın bir halde kaldım. Bu hal çok sürmedi. Zihnim çalışmaya başladı. Görünüşte bir şey duymaz iken kendimi garip bir alemde görmeye başladım. Hayalin derinliklerine dalmıştım. Gözlerim kapalı olduğu halde görüyordum.

Görüyordum ki: Kendi ülkemize benzemeyen bir ovada bulunuyordum. Ova, görmediğim bir takım bitkilerle bezenmişti. Sazlıklarımızı andıran uzun otlar arasında türlü türlü hayvanlar geziniyordu. Bunların bazısı yırtıcı canavarlar idi. Lakin ben onlardan korkmuyordum. Korkusuzca yoluma devam ediyordum. Ara sıra bana söz söyleyen bir de yol arkadaşım vardı. Lakin kendini görmüyordum. Fakat bir şey sormak gerekirse soruyor ve cevabını da alıyordum. Saatlerce yürüdük; yoruldum. Görünmeyen yol arkadaşıma nerede bulunduğumuzu, nereye gittiğimizi sordum.

- Hindistan’dayız, “Hiç”lik Zirvesi'ne gidiyoruz, dedi.

Sözünü tutarak yoluma devam ettim. Bir müddet sonra karşımızda bir dağ göründü. Yüksek, pek yüksekti. Bir müddet daha yürüdükten sonra dağa yetiştik. Gümüş gibi parlak bir dereciğin kenarında bir kulübeye doğru gitmemi yol arkadaşım söyledi. Kulübeye gittim. Ã�çinde henüz genç bir adam vardı.

- Ne istersin? dedi.

Ben ne istediğimi bilmiyordum. Yol arkadaşım cevap verdi.

- "Hiç"lik Zirvesi'ni ziyarete getirmiştim; lütfen yol gösterin, dedi.

Genç adam bana memnunluk taşan bir bakışla baktı, elimden tuttu ve:
- Gel, dedi.

Bir ağacın gölgesine oturduk. Bana dedi ki:

- "Hiç"lik Zirvesi'ne insan cinsinin binde, yüzbinde biri çıkamaz. Zira ona çıkmak için kendine hakim olmalı. Kalpte bir emel olursa yollarda kalır. Oraya canlı cenazeler çıkabilir. Sen kendinde öyle bir kuvvet hissediyor musun?

Bilakis aciz ve sabırsız bir adam olduğumu, yalnız iyi niyetim olduğunu söyledim.

“Heyhat!” dedi, “İnsanların çoğu böyledir. Hele bir deneyelim. Belki başarırız.”

Beni yine elimden tutarak tekrar kulübeye götürdü. Bugün burada misafirsin. Yarın seher vakti dağa tırmanmaya başlarız. Şimdi vaktimizi boşuna geçirmemek için biraz konuşalım, dedi ve ismimi sordu.

- Rica, dedim.

Kendisine büyük bir hürmet duymaya başladığım bu zata ben de sıkıla sıkıla ismini sordum.

“Buda Ga´tama Sakya Muni” cevabını verdi.

Ã�nsanoğlunun en büyüklerinden biri olduğunu tarihten ve bazı kıymetli eserlerini incelemiş olmaktan anlamış olduğum “Buda”nın huzurunda idim. Tam bir hürmetle ayağa kalkıp elini öpmek istedim. Öptürmedi:

- Benim için ise ben hiçim. Benim yanımda hürmetle hakaret eşittir. Senin için ise kalbindeki sevgin yeter de artar, dedi.

Ertesi gün seher vaktinde yola çıktık. Buda elimden tutuyordu. "Hiç"lik Zirvesi'nin etekleri dünyamızda, daha doğrusu dünyamızı adil bir bakışla seyrettiğimizde görülmeyen bir güzelliğe sahipti. Dağa tırmandığımız yolun her iki tarafı, hoş bir manzara meydana getiren çeşitli çiçeklerle dolu idi. İnsanı kendinden geçiren güzel bir koku yayılmakta, gül fidanlarını muhabbet yuvası edinmiş bübüllerin şarkı ve ötüşleri insan kalbini titretmekteydi.

Ã�zerinde yürüdüğümüz yol pek ince ve altın gibi parlak, pamuk gibi yumuşak bir kum ile örtülmüştü. Bunun her iki tarafından akan güzel ve mini mini ırmakların şırıltısı bir gönül sevgilisinin, muhabbet kucağında aşığına söylediği kesik, heyecanlı, titrek ve arzuyu kamçılayıcı sözler gibi kulağı ve gönlü okşuyordu.

Dağa tırmandıkça güzellik artmaktaydı. Nihayet bir köşe, daha doğrusu mini mini bir saraya ulaştık. Bir taraftan dağa tırmanma, diğer taraftan hava beni son derece acıktırmıştı. Köşkün kapısından içeri girer girmez en güzel yemeklerden yayılan kokular burnumu okşadı. Bir büyük odaya girdik. Ortasında bir sofra kurulmuş ve içerisine altın tabaklarla insan sanatının icad ettiği ne kadar çeşitli yemek varsa hepsi konmuştu. Bana kalsa, fikrim hemen sofraya yanaşıp açlığımı gidermekti. Lakin Buda elimden tutuyor ve kulağıma:

“Hiçlik Zirvesi'ne çıkıyoruz. Bu yemekten yersen buradan dönmen, benden ayrılman gerekir” diyordu.

Şiddetli açlığa rağmen emre uydum. O çok güzel yemeklerin karşısında bir saat oturduk. Buda susuyordu. Ben bir takım garip duyguların tesiri altında gücümü yetirmiştim. Bu zatın, hayat sahibi, yeme ve içmeye muhtaç bir adamı melekler gibi aç tutmak fikrinde bulunuşuna kalbimden itiraz ediyordum. Nihayet birden bire:

- Haydi gidelim. Yeter derecede dinlendik, dedi.

Saraydan çıkacağımız sırada cennet hizmetçilerini andıran bir oğlan huzuruma geldi. Elinde altın tepsi içinde üç tane billûr kadeh ve bunların birinde su, diğerinde şerbet, üçüncüsünde şarap vardı. Oğlan:

- Efendim, tırmanılacak yer daha pek uzaktır. Yemek yemediniz, bari bir şey içiniz, dedi. Pek hoş ve adeta yalvarırcasına ileri sürülen bu teklife uyarak şarap kadehini elime aldım. Oğlan sevinç ve memnuniyetle yüzüme bakıyor ve seher vaktinin doğuşundaki güzel manzarayı hoş bir gülümseme, yüzünün parlaklığına göz kamaştırıcı bir dalgalanma veriyordu. Kadehi dudaklarıma değdireceğim sırada Buda elime vurdu. Kadeh yere düştü. Bir şey söylemeyerek elimden tuttu.

çıktık, yolumuza devama başladık. Görünmeyen bir ses okuyordu. Bu ses o kadar güzel idi ki, yanında Davud’un sesi kulak tırmalayan çığlık gibi idi.

Okuyordu: “Ey avare yolcu! Yürü, durma, yürü. Bu geçici alemin zevkleri seni Allah’a kavuşmaktan alakoymasın. Bu eşsiz manzaraların, bu güzelliklerin hepsi rüya ve hayalden ibarettir. Ey zavallı ziyaretçi! Yürü, durma, yürü. Yürü ki, Allah’a kavuşmanın gönüle ferahlık veren tazeliğinde yüceliklere eresin. Yürü, kendi aslına kavuş. Olgunluk dereceleri budur. Geçici süs ve gösterişleri terkedip yürü de Allah’a kavuşma kadehinden içesin. Yürü ki, hiçlik meydanında Allah’ın kudret ve sırrını göresin.”

Bu sesin tadından gözlerimde zevk ve keder yaşları görünüp akar olduğu halde yolumuza devam ettik. Gecemizi çimenler üzerinde geçirdik. Rüyasız, hayalsiz derin bir uykuya dalmıştım.

Ertesi günü seherle beraber yolumuza devam ettik. Öğle vakti karşımızda bir saray göründü. Bu saray ancak hayal aleminde görülebilen yapılardan biri, yani hayal gücünün yaratabileceği en son eser idi. Her ne yapılsa bundan daha güzel, daha üstün ve süslü bir binayı düşünmek ve hayal etmek mümkün değildi. Oraya doğru yöneldik. Aramızda beş-on adım kaldığı vakit kapısı kendi kendine açıldı. Buda şöyle dedi:

- Bu saray insanların ayağını kaydıran yerdir. Bu saray imtahan yoludur. Mertlik ve sebatın sağlam ipine yapışanlar bu yolu geçerler. İlerisi "Hiç"lik Zirvesi’dir. Lakin buradaki gösterişe ve gönül çekici şeylere kapılanlar acınma, sızlanma ve üzüntü çukuruna düşerler. Burası arzu ve emel cenneti, ilerisi ezelin hiçlik meydanıdır. Burası faydasız gösterişlerle dolu bir yuva, burası her ziyaretçisini işkencelerle mahveden bir misafirhane,ilerisi zevk ve hürriyet meydanı, ilerisi her türlü kayıttan uzak alem, vahdet, teklik alemidir. Burada kalanın en son gideceği yer inilti ve ah çekme köşesidir; öteye giden dert ve elemden kurtulup rütbesizliğe erer. Burada kalan arzu ve açgözlülüğe, hırs ve emele esirdir; ileri gidenin taht yeri sonu olmayan bir meydan ve mana alemidir. Mert ol; aldanma. Sebat et. Ben burada seni bekliyorum. (Saray bahçesinin kapısını işaret ederek) Haydi, gir, dedi.

Hava güzel bir suretle serin ve güzel kokularla anber gibi idi. Her tarafta zümrüt gibi çimenler, parıltılı çiçekler ve yolları çakıl taşı iriliğinde çeşitli renkte mücevherlerle bezenmiş bahçeyi geçerek sarayın kapısına vardım. Yirmi, otuz kadar yüz güzelliğinde seçkin, benzeri hayal aleminde bile pek az cariyeler tarafından karşılandım. İki tanesi teşrifatçılık vazifesi görüyorlardı. Bin türlü hizmet ve ağırlama ile bir odaya götürüldüm. Sarayın son derece büyüklük ve süslü oluşundan, kızların seçkin güzelliklerinden, hele kollarıma girenlerin pek eşsiz güzellik ve çekiciliklerinden şaşırmış, alıklaşmıştım. Bir taraftan yalvarıcı sözler söylemekte, diğer taraftan kuşların cıvıltısını yahut bir perinin neş’e verici şarkılarını andıran sesleriyle “Hoş geldin” demekte olan kızlardan biri hararetle kavrulan dudaklarıyla bir kadeh sundu. Düşünme gücüm uyuşmuş olduğu halde içtim. Buz gibi soğuk ve bildiğim şerbetlerin hepsinden daha güzel ve tatlı idi. Sanki yeni bir hayat buldum. Derhal bohçalar getirildi. Ã�çlerinden süslü ve ince ipek havlular çıkarılmıştı. Teşrifatçılarım mini mini elleriyle elbisemi çıkarmaya başladılar. Odaya bitişik bir salona, oradan da bir hamama sokuldum. Hepsi çıplak bir çok huri karşıladı. Bunların vücutları o kadar mükemmel ve iç gıcıklayıcıydı ki, bu güzellik heykellerinin arasına melekler girse nefis ve şehvet sahibi olurlardı. Her tarafı çeşitli kıymetli taşlarla yapılmış hamamın göbek taşına serilmiş bir yatağa yatırıldım. Hurilerin ve mini mini ellerinin altında titrediğim halde, kadın tellak şekline girmiş, seyrine doyum olmayan bu heykellerin çok nazik dokunuşları altında pek yorulmuş olan cismim, bütün bütün uyuşarak tatlı bir uykuya dalmışım. Uyandığım vakit tek kurnalı bir bölmeye götürülüp mükemmel yıkandım. Arkasından soğuk su ile de yıkanarak yorgunluğum geçmiş ve vücudum dirilmiş, sırf kuvvet ve hayat kesilmiş olduğu halde hamamdan çıkarıldım, özenilip bezenilmiş bir odaya götürüldüm. Abanoz ağacından yapılmış bir masaya gümüş bir tepsi konuldu. Sofra kuruldu. Dünya yemeklerinin hiç biriyle ölçülemeyecek kadar lezzetli yemekler getirildi. Peri yüzlülerin biri billur bir sürahi getirdi, bir kadeh şarap sundu. Bir takım kızlar ellerinde müzik aletleri olduğu halde güzel şarkılar söylüyorlardı. Bu içki ve sarhoşluk alemi bir saat kadar devam etti. Neş’em son dereceyi bulmuş; nefsim kudurmuş ve aşırı şehvetle adeta bir canavar olmuştu. O aralık bir kız girdi. Ellerini göğsüne kavuşturarak önümde durdu.

- Efendim, Peri, size kavuşmaya ve muhabbetinize can atmaktadır. Nice günlerden beri gelmenizi gözyaşlarıyla beklemekte idi. Buyurunuz... dedi. Ve koluma girdi, sarayın ikinci katına çıkardı, bir odaya sokarak kapısını kapadı. Arzu dolu gözüme çehresini gösteren güzellik perisini görür görmez bir hayret çığlığı koparmaktan kendimi alamadım. Dünyada gördüğüm en güzel bir kadının bu güzellik perisine göre durumu, on paralık bir fersiz mumun nur saçan güneşe göre durumu gibi idi. Gözlerim kamaştı, karardı. Dizlerimin bağı çözüldü. Gözlerinden çıkan şehvet parıltısı o kadar çekici, dudaklarındaki gülümseme o derece şehvet uyarıcı idi ki, heyecanımın şiddetinden ayağa kalkamayarak sürüne sürüne yatağının yanına kadar gittim. Merhamet isteyerek, çok aşağılık bir durumda ve dilenci gibi ıslak gözlerimi o eşsiz güzelliğe çevirdim. Aşk perisi, erguvan renkli tüllerle süslü bir yatakta yatıyordu. Gümüş gibi beyaz vücudu, yalnız bir ince ipek gömlekle gözlerden gizlenmiş, daha doğrusu hâle ile örtülmüş bir nur parçası idi. Bu hafif örtü, bu ince perde o eşsiz güzellik kaynağı vücudu örtmüyor, o melek yüzlü güzeli arzu dolu gözlerden gizlemiyordu. Gözlerindeki o şehvet pırıltısı gittikçe arttı. Dudakları arzu ve istek duygularını işaret eden ve cana can katan titreme ile titremeye başladı. Al yanağı şiddetli arzu ve şehvet ateşiyle bir kat daha kızardı. Kollarını açtı. Siyah saçları, sevgi ve aşkla titreyen gümüş gibi beyaz gerdanını sardı. Ancak birbirinin tam zıddı olan şeylerin bir araya gelmesinden meydana gelecek bir güzellik tablosu ortaya çıktı. Kollarını açtı:

- Gel... Gel... dedi.

Ben bir minnet çığlığı kopararak kucağına atladım. O nur gibi vücudu kollarımla sardım. O parlak yanağı, o titreyen dudakları öptüm. Kavuşma ne kadar sürdü! Bir an.. Bir an... Gök gürültüsünü andıran bir ses, gök ve yeri inletti. Bir gürültü zelzelesi sanki dünyayı alt üst etti. Düşen bir yıldırım sarayı titretti. O büyük bina bir avuç toprak yığını gibi eridi, yıkıldı. Dehşetimden gözlerimi kapadım. Sevgilime sarıldım.

Gözlerimi açtığım vakit, kendimi çirkin suratlı bir kocakarının kucağında buldum. O kadar çirkin, o kadar pis idi ki, bir hayret ve tiksinti çığlığı koparmakla beraber boynuma sardığı kollarını açarak kendimi kurtarmaya çalıştım. Baykuş sesini andıran kahkahaları salıverdikçe hilâl şeklini almış olan çenesi, kartal gagasına benzeyen burnuna bitişiyor, bu iki çengel birbirinden ayrıldıkça çirkef çukuruna benzeyen ağzı açılıyor, sararmış uzun dişleri görünüyordu. Ben kendimi kurtarmaya çalıştıkça kocakarı var kuvvetini pazuya verip bırakmamaya çalışıyor ve diyordu ki:

- Nankör! Az önce ayaklarıma kapandığını ve tattığın eşsiz aşk zevkini unuttun. Bir an sonra ben yine o şekli alacağım.

Nihayet bin güçlükle kocakarının elinden yakamı kurtardım. Sarayın yerini bir süprüntülük almıştı. Evvelce her biri birer huriye benzeyen kadınların hepsi birer kocakarıya dönüşmüştü. Beni kovalamaya başladılar. Ellerine düşmek korkusuyla koşuyor, adeta uçuyordum. Nihayet yorgunluktan bitkin bir hale geldim. Kocakarılar takibimden vazgeçmişlerdi.

Düşünmeye başladım. Etrafıma bakındım. O zümrüt gibi çimenlerin yerinde dikenler, bülbüllerin yerinde kargalar, baykuşlar, altın kumların yerinde siyah ve sivri taşlar görüyordum. Hatırıma Buda geldi. Beni kapı yanında bekleyecekti. Halbuki ne kapı kalmış, ne Buda görünmüştü.

Ağır ağır dağı inmeye başladım. Bir meydana geldim. Dehşetten açılmış gözlerime heybetli bir meclis göründü: Meydana doğu tarafında altın bir taht kurulmuş; başında altın taç, elinde kıymetli taşlarla süslü bir baston, sırtında kıymetli bir elbise olduğu halde üstünde Buda oturmuştu. Etrafı hep kıymetli ve süslü elbiseler giyinmiş, başları şeref taçları ile donatılmış insanlarla kuşatılmıştı. İki kişi kollarımdan tutup huzuruna götürdüler. Buda büyük bir kudret ve ağırbaşlılıkla ayağa kalktı. Kolunu bana uzattı. Şehadet parmağı ile işaret ederek:

- Ey sözünde durmayan insan! Ey erkek! Ey kadın tabiatlı erkek! Yazık sana! Sözünde durmadın. İstenilen noktaya varamadın. Vahdet, Teklik sarayına girmedin. Her türlü kayıttan uzak olan Allah’a kavuşamadın. Zira "Hiç"lik Zirvesi'ne çıkmadın. Ey gafil adam! Ã�n bu yerlerden, git, in! önünde diz çöktüğün, kendini ve ruhunu teslim ettiğin koca karıya, dünyaya git. Sen insanların ileri gelenlerinden değilsin. Sen bu meclisin eri değilsin. İn, git. Git ki, emel ejderhası ciğerlerini yesin. Git ki, aşırı arzu akrepleri Nemrut gibi beynini kemirsin. Git, git ki, dünya leşinden bir köpek eksilmiş olmasın. (Hüzünlü bir tavırla) Git, git ki, mert kimselerin gül bahçesi dolmasın. (Öfkeli bir tavırla) Git insaniyetsiz! İn.. İn.. İn... !

Buda, eliyle taşlara emir verir gibi bir işaret yaptı. Bulunduğum yerde taş, toprak... Evet ne varsa bir yıldırım hızıyla yokuş aşağı su gibi akmaya başladı. Nihayet bir uçuruma geldik. Karanlık bir uçuruma doğru yuvarlandım. Bir ümitsizlik ve ıstırap iniltisi ve çığlığı ciğerlerimi parçalayarak, boğazımı yırtarak, titreyen dudaklarımı hırpalayarak çıktı. Gözlerimi açtım.

Aynalı Baba’nın gülümseyen ve yumuşaklık akan çehresi, hüzünlü gözleri gözlerime ilişti. Elindeki maşrapayı verdi, içtim. Henüz pişirdiği sade kahveyi de sundu.

- Evladım! "Hiç"lik Zirvesi'ne yükselmek kolay değil, kolay değil.. değil, dedi.

Elimde olmayarak ayaklarına kapandım. Ertesi günü yanına gelmek üzere izin istedim.

- Ben bu memlekette bulundukça aramızda geçenleri kimseye açmayacağına söz ver, dedi.

Söz verdim; müsaade etti.